Türkiye Musul’da Neden İstenmiyor?

tebaren | 22:00 - 20.10.2016

BN-QH834_MOSUL__M_2016101716481311 Eylül saldırısından sonra ABD’nin Afganistan’a girmesi, Ortadoğu’nun simasını değiştirerek gelecek yıllardaki değişimlerin temelini attı. Taliban döneminde Afganistan’ın yaşadığı siyasi süreç, bu ülkeyi yalnızca kâğıt üstünde bir ülke haline getirerek herhangi bir devlet otoritesinin olmaması sebebiyle ABD ve müttefikleri için ele geçirilebilecek en kolay askeri üs durumuna getirmişti. ABD ve müttefiklerinin amacı, enerji sektörünün kalbi olan Ortadoğu’da varolmaktır. Bu varolma sürecinde ilk önce fiziki varlığa önem verildiği için Afganistan seçildi. Afganistan’ın ABD kontrolüne geçmesinden sonraki ikinci aşama Ortadoğu’ya askeri çıkarım yapmak oldu. O dönemde İran, Libya ve Irak’tan bahsedilerek bu ülkelerin dünyaya verebilecekleri zarar ve tehditleri Batı merkezli medya kuruluşlarının sürekli gündeme getirmesiyle, Batı insanının zihninde bu üç ülkeye karşı korku oluşmaya başladı. Fakat Kaddafi, Batı’nın bütün isteklerine boyun eğerek bütün nükleer çalışmalarını gemiyle Batı’ya gönderdikten sonra listeden çıktı ve izole bir ülke halinde Arap Baharı’na kadar ayakta durabildi.

Irak ve İran’a gelince ABD stratejistleri ABD öncülüğünde ittifakın daha uzun süre Ortadoğu’da kalabilmesi için Batı’ya en çok karı getirecek yöntemleri araştırdılar ve Irak’ı tercih ettiler. İran’daki iç siyasi dengeler analiz edildiğinde şu durumlar dikkat çekmiştir: İran’da ABD yanlısı bir hükümetin iktidara gelebilme ihtimalinin yüksek olduğu, İran’daki yayılmacı Şii politikasının İslam coğrafyasındaki klasik böl, parçala ve yönet taktiğine daha yakın olduğu, İran’a yapılacak olan askeri saldırının maliyeti kıyaslandığında ABD ve Batı için daha çok ekonomik maliyet gerektirdiği, İran yönetimi muhalifleri üzerinden İran’da rejim değişikliğinin Irak’a kıyasla daha pratik ve muhtemel olduğu, İran’da rejim değişikliği olduğu taktirde Irak’ın bugünkü durumu gibi bazı özerk bölgelerin oluşması halinde ABD ve Batı’ya değil de Ahvaz üzerinden Arap milliyetçiliği güdümünde olan o günkü Irak, Güney Azerbaycan bölgesi üzerinden Türkiye, Beluçistan bölgesi üzerinden nükleer silaha sahip olan ve radikal cihatçı birçok Sünni gruba ev sahipliği yapan Pakistan, İran Kürtleri içindeki mezhep, kültürel ve siyasi ayrışmalara sebep olan ve Barzani, Talibani gibi Kürtleri örgütleyip yakın dönemde ciddi siyasi mücadele deneyimi olmayan İran Kürtleri ve İran Türkmenistan’ı bölgesi üzerinden Rusya’nın ağırlıkta olduğu Türkmenistan gibi ülkelerin içine girerek, Batı ittifakını ABD öncülüğünde daha çok güç ve ülkeyle muhatap kılacaktı. Ancak Irak işgal edildiği taktirde, Irak’ın kuzeyinde oluşturulacak olan özerk bölgenin temeli daha önceden hazırlanmıştı. Hatta Saddam Hüseyin döneminde bile Irak bir nevi özerk şekilde yönetiliyordu, orta ve güney bölgelerde ise Şii-Sünni rekabeti Batılı güçlere daha çok manevra imkanısağlayabilir.

Amerika Birleşik Devleti’nin dikkate aldığı “Amerika Bilimciler Federasyonu” nun ve renkli devrimler üzerine çalışan uluslararası sivil toplum kuruluşlarının o dönemki raporlarını incelediğimizde, raporlarda üstteki faktörlerin kapsamlı bir analizini görmekteyiz. Bir başka açıdan Arap ülkelerinin Saddam Hüseyin’e duydukları kini ve Irak işgalinde Irak Araplarına sahip çıkmayacakları faktörünü de saydığımız faktörlerin arasına ekleyebiliriz. Batı ittifakıbu düşünceyleABD öncülüğünde Irak’a girdikten sonra İran Devrim Muhafızları Örgütü analizörleri yakın gelecekte Batı tarafından İran’a geniş çaplı askeri saldırının olmayacağını düşünerek Şii yayılmacılığı politikalarını hızlandırdılar. Irak işgalinden önce İran’ın Şii yayılmacılığı politikası yalnızca kültürel çabalarla sınırlıyken Irak işgalinden sonra Kasım Süleymani öncülüğünde Devrim Muhafızları Örgütü’nün Kudüs Gücü, çeşitli ülke ve bölgelerdeki Şiileri örgütlemeye başladı. İran resmi yetkilileri tarafından böyle bir gücün bölgedeki varlığı inkâr edilmiştir. İran Dışişleri Bakanı, İran Cumhurbaşkanı ve diğer yetkililerin İran’ın başka bölgelerde örgütlenme çabasında olduğunu inkâr etme politikası, resmi diplomasinin İran’a karşılık vermesinde elini bağladı. Özellikle o dönemde İran’a uygulanan ambargoların artmasıyla Türkiye, İran’ın durumunu kullanarak daha çok ekonomik kar elde edebilmek düşüncesiyle İran ekonomisini dünyaya bağlayan tek güzergâh olma rolünü üstlendi. İran-Türkiye arasındaki bu yakınlık uluslararası camiada çeşitli dedikodulara yol açtı. İsrail Devleti, İran’ın Netenz Nükleer Tesisleri’nde dört İsrail casusunun yakalanmasında Türkiye’nin eli olduğunu iddia etti. İsrail Lobisi medya kuruluşları, Türk devleti aleyhine ciddi propagandalara girişti. Bu dönemde Türkiye’nin İran’a  karşıher türlü desteği vermesine ve hiçbir imkanı İran’dan esirgememesine rağmen, İran-Batı yakınlaşmasının ilk adımı atıldığı anda İran Türkiye’ye sırtını çevirerek, yeni çıkarlarında Türkiye’ye yer olmadığını söyledi. Özellikle İran Devrim Muhafızları Ordusu analizörlerince, Devrim Muhafızları Örgütü’nün İran’daki güç kaynaklarını elde tutmaya devam edebilmesinin tek yolu olarak İran’ın çeşitli uluslararası krizlerle karşı karşıya kalma gereksinimi dikkate alınarak her gün yeni bir kriz çıkarılmaya gayret edildi.

Bu inişli çıkışlı süreç devam edince Türkiye 15 Temmuz Darbe Girişimi gibi bir olayla karşı karşıya geldi. Benzer olay Türkiye’den önce Mısır’da yapıldı ve Batı yanlısı bir iktidarlaMısır’da hükümeti ele geçirerek Mısır’ın tekrar kendi içine kapanması sağlandı.    

Aynı süreç Türkiye’de derken kastedilmek istenilen AKP’den ziyade Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedef seçilmesidir.

15 Temmuz darbe girişimi öncesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı uluslararası merkezlerin hedefi haline getiren en önemli faktör, Adalet ve Kalkınma Partisi’nde Büyük Birlik Partisi kökenli Ülkücüler ile Kürt Milliyetçisi kökenli insanları  bir araya getirerek liderlik edebilme yeteneği olmuştur. Erdoğan’ın ortaya koyduğu söylem, eski yöneticilerin aksine büyüme ve Türkiye’nin güvenliği için daha geniş bir coğrafyada etkin olma isteği olmuştur. Nitekim Muhsin Yazıcıoğlu’nun Alparslan Türkeş’ten ayrılmasının temelinde “Türkiye mi yoksa daha büyük bir coğrafya mı?”davası yatmaktaydı. Erdoğan etkisinde AKP mensupları daha büyük bir coğrafya davası söylemini gündeme getirerek niyet ibrazında bulundular. Çeşitli açıklamalar, demeçler ve bildirgeler AKP yönetimindeki Türkiye’yi emperyal bir görünüme soktu. Fakat bütün açıklamalara ve niyet ibrazlarına rağmen Türkiye bürokrasisi bu ekibin yanısıra Fetullah Gülen’e bağlı insanlarca da idare edildiği için söylem ve niyetler pratiğe geçemiyordu. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye’de, FETÖ/PDY temizleme operasyonları neticesinde devletin çeşitli kurumlarında vatanseverlikten ziyade cemaatseverlik ve çeteciliğe önem veren odaklar temizlendi ve bunun neticesinde düne kadar niyet olarak ibraz edilen şeylerin pratiğe geçme imkânı çoğaldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilen Türkiye güvenliği için geniş bir coğrafyada aktif olma gereksinimi Fırat Kalkanı Operasyonu ile pratiğe geçme imkânı buldu. Türk Ordusu beklenilmedik bir şekilde Fırat Kalkanı Operasyonu’yla Suriye’ye girdi. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ABD-Türkiye arasındaki yükselen gerilim, Rusya-Türkiye arasındaki kopuş, Avrupa Birliği-Türkiye arasındaki göçmen meselesi ve Türkiye’nin iç savaştan dönerek darbe girişiminin Türk bürokrasisine ve Türk Ordusu’na verdiği hasarlar gözönüne alındığındaTürkiye’nin Fırat Kalkanı gibi önemli bir operasyona girebileceği kimsenin aklına gelmemişti hattabirçok uzman tarafından Türkiye’nin yakın geleceğe kadarkendi içine kapanacağı ve bölgede aktif rol üstlenemeyeceği dile getirildi. Bu koşullarda bile Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu’nda başarılı olması, kendilerini Türkiye ile savaş ve rekabette hissedenleri şaşırtarak Türkiye’ye karşıt yapılan propagandalara hız kazandırdı. Nitekim aynı propagandaları iki gün önce başlayan Musul Operasyonu’nda görebiliriz. Türk dış politikasında artı bir koz gibi duran Fırat Kalkanı Operasyonu, kendi insanının güvenliğini korumak için kendi sınırına betondan duvar örmeye mecbur bırakmak yerine, sınırları aşmanın daha büyük başarı getireceğini gözler önüne serdi. Fırat Kalkanı Operasyonu’ndan sonra, düne kadar yalnız Türk yetkililerin sözleriyle sınırlı kalan önerilerin bir anda hiçbir gücün ciddi desteği olmadan pratiğe geçirilmesi Türkiye’den beklenmeyen bir hamle olarak görüldü.

Türkiye Musul Operasyonu’nda istenmiyor çünkü; Fırat Kalkanı Operasyonu’yla yıpranışın eşiğinden dönen Türk Silahlı Kuvvetleri kendini toparlayarak Türk dış politikası yetkililerine ciddi bir koz vermesinin üzerine Musul’da Türkiye’nin olması daha ciddi olan artı kozlara sebep olabilir. Türkiye bu operasyonda istenmiyor çünkü; İran himayesindeki Şii örgütlerinin hâkimiyet alanını daraltarak etkinliklerini azaltan Türkiye, İran’ın  geçmişteki ihanetlerine cevap verecektir. Türkiye bu operasyonda istenmiyor çünkü; Türkiye bu defa herhangi bir dış güçle uyumlu şekilde hareket etmeçabası yerine, kendi çıkarları için bağımsız bir şekilde hareket etmeyi tercih ederek ABD ve NATO’yu görmezden gelecektir. Türkiye bu operasyonda istenmiyor çünkü; İran-Rusya ittifakı Türkiye’nin orada olmasını kendi çıkarlarına ters görmesine rağmen, artık bölge değişiklerinde Türkiye’nin varlığını kabul etmek zorunda kalacaklar. Türkiye bu operasyonda istenmiyor çünkü; Türkiye Musul’da olursa Türkiye’nin herhangi bir ülke tarafından satın alınabilme ihtimali zorlaşacak ve Türkmenler Irak’ta güçlenecekler. Türkiye bu operasyonda istenmiyor çünkü; bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilen ve Türk Milliyetçililerinin savundukları birçok tez başarı ile sonuçlanacak ve gelecek Türkiye’nin daha bağımsız hareket etme ümidini çoğaltacaktır. Türkiye bu operasyonda istenmiyor çünkü; Türkiye Musul’da olursa bölgedeki yönetim tekeli Arabistan’ın desteklediği Selefi örgütlerin ve İran himayesindeki Şii milislerin himayesinden çıkacaktır ve bununla birlikte bu iki aşırı bakış, istedikleri gibi oyun kuramayacaklardır. Türkiye Musul’da istenmiyor çünkü; Türkiye Musul’da olursa, PKK-YPG üzerinden Türkiye sınırları kolay kolay çeşitli merkezler tarafından tehdide uğrayamayacak ve Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan PKK ve çeşitli uzantılar zayıflayacaktır. Türkiye bu operasyonda istenmiyor çünkü; Türkiye Musul’da olursa gündeme tabi olmak yerine gündem yaratabilme hissini uyandırarak ve Atatürk’ün vefatından sonra sekteye uğrayan ve yalnız küçük siyasi-kültürel milliyetçi kesimlerle sınırlı kalan idealizm, tekrar Türkiye’de canlanarak, Türkiye’yi tartışılmayacak bir güç olarak ortaya koyacaktır.

Ümit BAYKARA

 

Anahtar kelimeler: