Ana Sayfa / KONULAR / SİYASET / İRAN DEVRİMİ VE SINIFSIZ TEVHİDÎ TOPLUM ÖZLEMİNİN MİLİTERLEŞMESİ- BABEK ŞAHİT

İRAN DEVRİMİ VE SINIFSIZ TEVHİDÎ TOPLUM ÖZLEMİNİN MİLİTERLEŞMESİ- BABEK ŞAHİT

İran’da neden devrim gerçekleşti ve devrimin temelindeki faktörler nelerdi? sorusu, devrim sonrasında yapılan birçok araştırmanın konusu olmuştur. Bu çerçevede çeşitli araştırmacılar farklı yönlerden konuyu ele alırken, İran devriminin anatomisi incelenmeye çalışılmıştır. Genel bir değerlendirmeye göre, devrimin başarısı iç koşullar ile dış konjonktürün çıkar örtüşmesiyle gerçekleşti. Bu da 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden 1979’a kadar süregelen tarihsel birikimin toplumsal-siyasal dışavurumuydu. 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden sonra İran’ın siyaset sahnesi Sosyalist-Marksist ve İslamcı düşüncenin sivil toplumu ele geçirmek için rekabetiyle şekillenmiştir. Bu rekabeti derinden etkileyen faktör ise Batı bloğu ve SSCB’nin İran üzerindeki çıkar çatışmalarının topluma yansımalarıydı.

İranlı bireyin zihin dünyası modern düşüncelerle tanış olduktan sonra birey ile devlet ilişkisini farklı algılarla kavramaya başlamıştır. Bu tanışlık ve yeni kavrayış biçimi daha çok İranlı ceditçilerin çabalarıyla gerçekleşebilmiştir. Bu bağlamda Batı’nın gelişmelerinden etkilenen İranlı ceditçiler mutlak saltanat despotizmini eşitliğin, ve mezhepçiliği, rasyonelliğin düşmanı olarak görüp yeni bir toplum inşasının kaçınılmaz yolunu eskinin inkârında görmekteydiler.  Fakat geleneklerin özellikle de dinî ve mezhebî inanç ve ritüellerin İran toplumu üzerindeki etkisi bir o kadardı ki İranlı birey sınıfsal, toplumsal ve ideolojik aidiyetine bakmadan bunları kolayca atıp yeni bir şeylerle değişemiyordu. Bu süreçte İran intelijansiyasının en önemli karakteristik özelliği kolektifcilik ya da toplulukçu olmasıdır ve hiç bir zaman bireycilik ve bireyin üstünlüğü, İran düşünce hayatının ana sorunu ya da ana konusu olmamıştır. Buna benzer bir şekilde İran toplumunun devlete karşı baskıları da hep adaletçi ve kolektivci yönde olmuştur ve özgürlükçülük ve bireycilik sadece kolektif adalet ile anlam bulabilmiştir. Bu da 1979 Devrimi’ne giden süreçte İslamcıları ve Marksistlerin, pragmatist bir ittifak yapabilmelerine olanak veren en önemli öznel nedensel faktördür. Yani biri Allah adına sınıfsal adalet diğeri de materyalist adalet peşindeyken her ikisi sınıfsız bir toplum oluşturmayı amaçlıyordu. Bu karakteristik özelliğin en tipik ve ünlü örneği Ali Şeriati gibi düşünürün düşüncelerinde ve Halkın Mücahitleri Örgütü gibi örgütlerin sundukları ütopyalarda görünmektedir.

Şeriatı, liberalizmi emperyalist sömürgeciliğin meşruiyet kaynağı olarak görmekte ve Sosyalizm-Marksizm’i ise materyalizme dayanarak manevî adaleti yok saydığı için eleştirmektedir. Şeriati’ye göre Müslümanların Batı ile Doğu’nun arasında manevî sıkışıklığını adalet temelli sınıfsal aidiyeti olmayan gerçek İslam giderebilir. Bu da İslam’ın sivil Müslüman düşünürler tarafından sınıfsız tevhidî toplum kurmak için yeniden tanımlanarak ideolojileştirilmesiyle gerçekleşebilir. Şeriatının bu düşünceleri İran’ın devrime giden süreçteki tipik sosyolojik bir örneğini teşkil etmektedir. Ne var ki İranlıların özellikle devrimci İranlı gençlerin bu özlemi Velayet-e Fakih Teorisi’nin teokrasisine dönüştü. Ayetullah Humeyni ile birlikte siyasal meşruiyetin güç tekelini eline alan bu teori İran’daki tüm dengeleri değiştirdi ve klasik Şii kaynaklarında fakihlerin devletteki konumu yeniden ve farklı bir biçimde yorumlanarak İslam Cumhuriyeti kurmak suretiyle ümmeti bizzat Şii din adamlarının yönetmelerine sundu.

Ali Şeriati gibi düşünürlerin karşısında yer alan ve devrimin gelenekselci kanadının ideologlarından olan Murteza Mutahhari, Şii din adamlarını iktidara taşıyan İran toplumunun o günkü kolektif psikolojisini şöyle özetlemektedir:

“İran milletinin ayaklanması sadece siyasal istila ve ekonomik sömürüye karşı bir ayaklanma değildi; Batılı kültürler, ideolojiler ve Batı güdümünde olan her şeye başkaldırıydı ki özgürlük, demokrasi, sosyalizm, medeniyet, teceddüt, gelişme ve büyük medeniyet adı altında süslü adlarla ortadaydılar… Ama kök bakımından, son elli yıldaki hadiseler, o cümleden istibdat ve yeni sömürü, dini siyasetten uzak tutma, İslamiyet öncesine geri dönme çabası, İslam’ın değerli kültüründe tahrif, acımasızca katliamlar, sınıflar arası mesafe, gayri Müslimlerin Müslümanlara musallat olması, İslamî yasaların açık ihlali, yabancı sözcüklerle mücadele adına Fars ve İslam edebiyatı ile mücadele, Müslüman ülkelerle ilişkilerin kesilmesi, İsrail gibi Müslüman karşıtı ülkelerle yakınlaşma ve Marksizm’in propagandası devrimin kökleri sayılırlar. Bir kısmı maddî nedenler bir kısmı da insanî gururun zedelenmesine işaret etmektedir. Bu süreçte en çok payı olan şey ise, İslamî duyguların yaralanmasıdır. Bunlardan birisi Batı liberalizminden hayal kırıklığı, diğeri ise Doğu sosyalizminden ümitsizliğe kapılma olmuştur (Mutahhari 1993: 84, 117-118).”(1)

Kısacası 1979 İran Devrimi’nin zaferinde çeşitli ideolojiler, örgütler, sınıflar ve toplumsal kategorilerin rolü olmuştur. İranlıların büyük bir bölümü Muhammed Rıza Şah’ın devrilmesiyle herkesin eşit olacağı ve İslam değerlerine sahip çıkılıp sınıfsız tevhidî bir toplum kurulacağını hayal ediyordu. Oysa devrimin pratiği Velayet-e Fakih Teorisi’ni İran devletçiliğinin temel ilkesi yaptı ve böylece İran toplumu monarşiden teokrasiye geçiş yaparak fakihlerin önderliğindeki yeni bir tarihi evreye girdi.

Böyle bir psikolojik ortamda devrimin zafere kavuşmasıyla ülkenin toplumsal ve siyasal düzenini ayakta tutan tüm kurumsal yapılar çöktü ve anarşik bir ortam ülkeye hâkim oldu. Bu anarşik ortamın en belirgin göstergeleri Şah dönemine ait olan klasik ordu ve güvenlik güçlerinin çöküşü, devrimin gerçekleşmesinde önemli roller üstelenen ve toplumun çeşitli sınıflarına liderlik yapan grup, örgüt ve kişiler arasında yükselen güç mücadelesi, Kürdistan bölgesi başta olmak üzere etniklerin yaşadığı bölgelere özerklik isteyen örgütlerin silahlı mücadeleye sarılması ve bütün bunların bir sonucu olarak ülkenin karşı karşıya kaldığı iç savaş tehdidin ortaya çıkışı olmuştur.

Devrim Muhafızları Ordusu, İran’a hâkim olan bu genel koşullar altında çeşitli küçük cihatçı Şii milis grupların birleşmesiyle ortaya çıktı. İran’da sınıfsız tevhidî bir toplum oluşturup İslam Devrimi’ni dünyaya yaymakla kendilerini yükümlü hisseden bu milis örgütlerin ittifakı Batı’nın Müslümanlara yönelik aşağılayıcı tavırlarından öç almak motivasyonuyla hareket ederek Ayetullah Humeyni’nin çevresine toplanıp Humeyni’nin siyasal meşruiyetinin gölgesine sığındılar. 

İran Devrim Muhafızları Ordusu kurucu kadrosunun çoğunluğunun ideolojik görüşleri ve devrim öncesindeki mücadele hayatları iki ana ideolojik eğilime bölünmektedir. Bu iki ana eğilim Pakistan merkezli İslamî İhya (Ümmet-i Vahide) ve İran merkezli Sınıfsız Tevhidî Toplum tezlerinden oluşmaktadır. DMO Kurucularının nerdeyse yarısı devrimin gerçekleşmesinden önce Pakistan’ın İslamî Cemaat Örgütü ile örgütsel bağları olmuş, Ebu’l A’lâ El-Mevdudî düşünceleri etkisinde faaliyet göstermişlerdir. DMO kurucularının diğer yarısı ise İranlı sosyolog Ali Şeriati ve Azatlık Hareketi’nin lideri Mehdi Bazergan’ın öğrencileri ve taraftarlarından oluşarak İslam Birliği ve Sosyalizmin karışımı olarak kuramsallaşan Sınıfsız Tevhidî Toplum teorisini benimsiyorlardı. İran’ın 1979’dan günümüze yaşadığı siyasal tarihi birinci eğilimin DMO’ya tam bir hâkimiyet sağladığı ve ikinci eğilimi tasfiye ederek yükselişiyle süregelmiştir. Bu arada şunu da belirtmemiz gerekiyor ki birinci eğilim kendi içinde çeşitli görüşlere ayrılmaktadır. Bu görüşler kabaca Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Hameneyi tarafından Ebu’l A’lâ El-Mevdudî ve Seyyid Kutup’un düşüncelerini Şia öğretilerine uyarlanarak ortaya konulması (2), Ahmet Ferdid’in terör ve şiddet kullanımı meşrulaştıran düşünceleri, Hasan Ayet’in halkası ve Hüccetiye Encümeni’nin gizemli yapısı olarak da çeşitli kategorilere bölünmektedir. Ancak en keskin ayrım olan ve İran’ın siyasal dizaynını derinden etkileyen İslamî İhya taraftarlarıyla Sınıfsız Tevhidî Toplum taraftarlarının ayrımı ve rekabeti olmuştur.

Günümüzde İran’ın siyasal söyleminde Muhafazakârlar olarak bilinen birinci ideolojik eğilimin düşünsel omurgasını Batı düşmanlığı, Dar’ul İslam sınırları içinde dünyevî devletleri devirmeye çalışan cihatçı milis örgütlerin desteklenmesi ve Mehdi’nin gelişi için dünyayı hazırlamağı şer’i görev bilen kişilerden oluşmaktadır. İkinci ideolojik eğilim ise Reformistler olarak anılmaktadır ve birinci eğilime karşın kendi geçmişlerini eleştirerek Ilımlı İslam tezini savunarak İran’ın ulusal çıkarlarının önde tutulması, Batı ile barışçıl politikaların yürürlüğe konulması ve yönetimin sivilleşmesini destekleyenlerdir.

Birinci ideolojik eğiliminin taraftarları devrim öncesinde İslamî Milel Partisi, 1967’de kurulan Hizbullah Örgütü, İslam Fedaileri Örgütü, Muvahhitler Örgütü, Fellah Milis Örgütü, Bedir Tevhidî Grubu, Saf Tevhidî Grubu, Ümmet-i Vahide Örgütü ve Mensurun Grubu bünyesinde örgütlenmiş, milis eğitimlerini Filistin El-Fetih Örgütü ve İslamî Irak Eylem Örgütü’nün kamplarında almışlardır. İkinci ideolojik eğilimin taraftarları ise Halkın Mücahitleri Örgütü (3), merkezleri AB ve ABD’de bulunan Müslüman Öğrencilerin İslamî Topluluğu ve Azatlık Hareketi’nde örgütlü faaliyet göstermişlerdir. İkinci eğilimin milisleri ise milis eğitimlerini Cezayir, Mısır (1966’a kadar), Lübnan ve Irak’ta almışlardır. Bu iki farklı ideolojinin birleşmelerini sağlayan ortak özellikleri, ABD’nin bölgedeki kuklası haline gelen Muhammed Rıza Şah’ın dikta yönetimini milis mücadeleyle devirip İslamî adaleti İran’da tesis etmekle dünyaya örnek olacak ve yoksulların olmadığı sınıfsız bir toplum yaratmaya olan inançlarıydı. Bu da bu gençler için Batı medeniyetinin iflasını İran coğrafyasından haykırmaları anlamına gelmekteydi. Ne var ki devrimden kısa süre sonra bu sivil cihatçıların Marksist gruplarla birlikte Şah’a karşı yürüttükleri mücadele mollaların öncülüğünde Velayet-e Fakih teokrasisiyle sonuçlandı ve devletin iktidar kullanımını tekellerinde bulunduran yeni yöneticilerin İslamî adalet adına yaptıkları adaletsizliğin anlam bulmuş hali oldu. Başka bir deyimle sınıfsız tevhidi bir toplum oluşturma özlemi militerleşerek cihatçı milisleri iktidara taşıdı.

Peki, neden Ayetullah Humeyni, çevresine toplanmaya çalışan bu grupları onayladı ve siyasal meşruiyetini tamamıyla bu gruplara teslim etti? İran devriminin zafere kavuşmasında hâlâ gizemini koruyan en önemli soru, neden Muhammed Rıza Şah’a bağlı ordu tarafsızlık ilan ederek Şah’ın arkasını boşalttı? sorusudur. Çünkü İran devrimi üzerinde ciddî akademik çalışmalar yapan akademisyenlerin de vurguladığı gibi tüm siyasal, toplumsal ve ekonomik nedenlere rağmen ordu ve güvenlik güçleri devrimcilerin yanına geçmeseydi İran devrimi kolaylıkla gerçekleşmeyecekti. Son dönemlerde ABD arşivinin açıkladığı raporlara göre Şah’a bağlı ordunun komutanları Muhammed Rıza Şah’tan ziyade Pentagon’a bağlılık duyduklarından dolayı ABD devletinin direktiflerine uyup ılımlı İslamcıları iktidara taşımak niyetiyle halk-şah çatışmasında tarafsızlık ilan ettiler. Ayetullah Humeyni, Paris’te ABD yetkilileriyle yaptıkları görüşmelerden özellikle de çevresinde bulunan ABD’ye yakın devrimcilerin aracılığıyla ABD’nin İran devrimindeki rolü ve klasik ordudaki nüfuzunu biliyordu. Bunun için ABD’ye yakın ordu komutanlarının her an darbe yapabileceği korkusundan bu komutanların yerlerini doldurabilecek İslamcı milis örgütlerin komutanlarına geniş bir alan açtı. Buna benzer süreç Ayetullah Humeyni’nin vefatından sonra Ayetullah Hameneyi’nin devrimin lideri olmasıyla da gerçekleşti ve bu kez Ayetullah Hameneyi, DMO içinde kendine yakın hisseden ve İslamî Milel Partisi, Mensurun Grubu ve İslam Fedaileri geleneğinden gelen komutanlara geniş alan açarak reformistler olarak bilinen eğilime yakın komutanların tasfiyesini sağladı.

Ayetullah Humeyni’nin İslamcı milis örgütlere alan açmasının bir diğer nedeni devrimden sonra ülkede tırmanan İslamcı-Marksist rekabetiydi. İran devriminde Marksist örgüt ve gruplar İslamcı örgüt ve gruplar kadar ve belki de onlardan daha fazla Muhammed Rıza Şah ile mücadele etmiştir. Devrimin zafere kavuşmasıyla ülkede yaşanan otorite boşluğu İslamcı ve Marksist örgütler arasında çatışmaya yol açtı. Her iki eğilim kendilerini devrimin asıl mirasçıları görüp ülkenin güç kaynaklarını tekellerine almaya çalışıyordu. Bu durumda Ayetullah Humeyni, İslamcı milis örgütlere alan açıp kendi siyasal meşruiyetini bu örgütlere tefiz (4) etmekle Halkın Mücahitleri Örgütü, Halkın Fedaileri Milis Örgütü, Tude Partisi, Peykar Grubu, İşçi Yolu Örgütü, Tufan Örgütü ve Komünistler Birliği Örgütü gibi örgütleri etkisizleştirmeye çalıştı.

DMO öncülüğünde İran devrimin militerleşemesi en açık şekliyle DMO’nun devrimden sonra iktidara gelen hükümetlerle olan ilişki biçiminde görünmektedir. Bu bağlamda devrimden sonra (5) seçimle iktidara gelen tüm hükümetler ve cumhurbaşkanları öyle ya da böyle DMO’nun gazabına uğrayıp devrimin gemisinden indirilmişler. 1979’dan günümüze süregelen DMO ve seçilmiş hükümetlerin ilişkisinin ortak özelliği, seçilmiş cumhurbaşkanlarının DMO’nun yıkıcı rolünden ve yönetimin normalleşmesini engelleyen girişimlerinden şikâyet etmeleri, bu şikâyetlerini Valiye Fakih’e götürmeleri, Valiye Fakih’in DMO’nun yanında yer alması ve sonunda hükümetler ve cumhurbaşkanlarının DMO komutanları tarafından tasfiye edilmesi olmuştur. DMO’nun krizlere yönelik tepkisinin karakteristik özelliğini de sunan bu ilişkinin biçimine göre DMO komutanları ilk aşamada kendilerine muhalif grup, kişi ve siyasal hareketlere alan açarak yükselmelerini sağlamışlar, ikinci aşamada bu muhalif unsurların gıdalandığı siyasa-toplumsal çatlakları tetikleyip yapay bir kriz oluşturmuşlar ve son aşamada ise Valiye Fakih’in meşruiyetini öne sürerek bu krizlerden hükümetleri sorumlu tutup seçilmiş hükümetler ve taraftarlarını sert bir şekilde bastırmışlar.

DMO’nun bu yönetimsel gücü ve ülkenin siyasal alanında yükselişi Şia din adamları (Valiye Fakih ve Valiye Fakih erkine bağlı teokratik kurumlar) ve DMO komutanları arasında yazılmamış bir anlaşma sonucu gerçekleşebilmiştir. Bu yazılmamış anlaşmaya göre bir taraftan DMO komutanları, fakihlerin (mollaların) teokratik yönetimine karşı çıkan kişi, grup ve örgütleri tasfiye ederek ortadan kaldırmışlar. Öte yandan DMO’nun genç sivil komutanları bu hizmetlerine karşılık fakihlerin ilahî ve siyasal meşruiyetini kullanarak ülkenin tüm güç kaynaklarını tekellerine aldılar. Fakihler ve DMO komutanları arasındaki bu ver gülüm, al gülüm anlayışı, DMO’yu giderek devletin kurumsal mantığından özerk bir siyasal yapıya dönüştürmüştü.

Geçici Hükümet ve DMO’nun Politik Alana İlk Müdahalesi: Ayetullah Humeyni’nin Paris’ten İran’a dönüşünden sonra Devrim Konseyi’nin önerisi üzerine ve Mehdi Bazergan’ın başbakanlığında kurulan Geçici Hükümet, DMO komutanlarının ilk kurbanı oldu. Ilımlı İslamcılar ve Sınıfsız Tevhidî Toplum ideolojisinin önde gelenlerinden oluşan Geçici Hükümet’in görevi, İran’ın Padişahlık sisteminden İslam Cumhuriyeti sistemine (6) geçme sürecini kontrol etmek ve İran’ın yeni anayasasının yazılması için Anayasa Uzmanları Meclisi,  ilk İslamî Şura Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yapmaktı. Geçici Hükümet ve Ayetullah Humeyni’nin çevresi arasında ilk anlaşmazlık Velayet-e Fakih Teorisi ve Devrimin İhracı konularında yaşandı. Mehdi Bazergan başbakanlığındaki hükümet ulusal çıkar merkezli hareket etmekten yana tavır sergilerken DMO komutanları devrimin ihracı gereksiniminden konuşmaya başladılar. Öte yandan Mehdi Bazergan, DMO’nun özerk bir yapıya dönüşmesine karşıydı. Mehdi Bazergan’a göre DMO, polis ve ordu hiyerarşisine dâhil edilip siyasî-ideolojik alana her tür müdahalesi yasaklanmalıydı. Mehdi Bazergan, Ayetullah Humeyni ile yaptığı çeşitli görüşmelerde DMO’nun faaliyetlerinden rahatsızlık duyduğunu dile getirerek DMO komutanlarının yakın gelecekte İran’ın başına bela olacaklarını ve İran’ı uçuruma götüreceklerini açık bir şekilde ifade etmiştir. Ancak Ayetullah Humeyni, Mehdi Bazergan’ın bu düşüncesini kabul etmediğini söylemiş, DMO komutanlarının düşünce ve faaliyetlerini onamıştı. Bunun neticesinde ABD Büyükelçiliği’nin işgalinden sonra, Mehdi Bazergan, başına buyruk genç İslamcı devrimcilerin bu işgal girişimini protesto etmek için başbakanlıktan istifa etti. Mehdi Bazergan’ın istifa mektubu televizyondan yayınlandıktan sonra Ayetullah Humeyni bu istifayı kabul ettiğini açıklayarak gençlerin büyükelçiliği işgalini ilk devrimden daha büyük bir devrim olarak nitelendirdi ve böylece Pehlevi döneminde hayatlarını Şah rejimiyle mücadeleye adayan Mehdi Bazergan ve Geçici Hükümet kabinesinin üyeleri DMO’nun ilk kurbanları oldular.

DMO komutanları, İmam Yolunun Takipçisi Öğrenciler, grubu eliyle yaptırdığı ABD Büyükelçiliği’nin işgalinden çeşitli amaçlar güdümünde olmuştur. Bu amaçların başında DMO’nun varlığına itiraz eden ve Ayetullah Humeyni’yi DMO’yu normal güvenlik gücü haline getirmeye ikna etmeye çalışan Mehdi Bazergan’ı devirmek gelmekteydi. Diğer amaçlar ise 1 Kasım 1979’de Geçici Hükümet’in Dışişleri Bakanı İbrahim Yezdi’nin ABD’li temsilcilerle Cezayir’de yaptığı mutabakatı sekteye uğratmak, ABD Büyükelçiliği’nde bulunan ve ABD Büyükelçiliği’nin Şah döneminde devrimci kişi ve gruplarla yaptığı gizli görüşmelerin raporlarını ele geçirmek (7) ve devrimin özünde bulunan Batı karşıtlığı simgesel bir şekilde tüm çıplaklığıyla dünyaya göstermek olmuştur.

Halkın Mücahitleri Örgütü’nün Münafık İlan Edilmesi: DMO komutanlarının ikinci büyük tasfiyesi Halkın Mücahitleri Örgütü ve bu örgüte yakınlığıyla bilinen İran İslam Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı, Ebul Hassan Ben-i Sadr’e yönelik gerçekleşti. Halkın Mücahitleri Örgütü, Geçici Hükümet’te yer alan devrim önderlerinin benimsedikleri Sınıfsız Tevhidî Toplumu tezinin bir nevi milis yapılanmasıydı. Pehlevi döneminde Muhammed Rıza Şah’a karşı yürütülen mücadelede ön saflarda yer alıp ağır işkenceler, idamlar ve uzun hapislerle bedel ödemişlerdir. Ancak devrimden sonra DMO komutanlarının gazabına uğrayıp münafık ilan edildiler.

DMO komutanlarının birçoğu devrim öncesinde bu örgütle geçmişleri olmuş, Muhammed Rıza Şah’ın hapishanelerinde aynı koğuşlarda yatmışlardır. Ancak devrimden sonra yaşanan güç mücadelesi bu iki yapıyı karşı karşıya getirdi ve yapısal benzerliği ve işlevsel önemi açısından DMO’ya alternatif olabilecek tek yapılanma olan Halkın Mücahitleri Örgütü acımasızca ortadan kaldırıldı.

DMO ve Halkın Mücahitleri Örgütü’ne yakın olan İran İslam Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı, Ebul Hassan Ben-i Sadr arasında ilk ihtilaf etnik bölgelerde yükselen etnikçi mücadelenin çözüm yöntemi konusunda yaşandı. O dönemde, İran’ın adem-i merkeziyetçi bir sistemle idare olunmasını talep eden ve bu talepleri için silaha sarılan örgütlerin faaliyetleri İran devriminin karşı karşıya geldiği en önemli iç güvenlik sorununu teşkil etmekteydi. Bu bağlamda Ben-i Sadr, bu örgütlerle diyalog yoluyla uzlaşı peşinde olunması gerektiğini savunurken DMO komutanları, çelik yumrukla bu örgütleri bastırmayı talep ediyordu. Sonunda tekrar DMO’nun sözü geçerlilik kazandı ve Azerbaycan bölgesinde Ayetullah Şeriatmedari taraftarlarından oluşan Müslüman Halk Partisi ve Kürdistan bölgesinde İran Kürdistanı Demokrat Partisi sert bir şekilde bastırılarak örgüt üyeleri idam sehpalarına bırakıldı.

Bundan sonra ikinci önemli ihtilaf ve Ben-i Sadr’ın cumhurbaşkanlığı koltuğundan indirilmesine sebep olan olay ordu ve DMO arasındaki anlaşmazlık yüzünden yaşandı. Bu dönmede, İran İslam Cumhuriyeti, Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın saldırısına maruz kalmıştı. Sekiz sene süren bir savaşla sonuçlanan bu saldırının temelinde devrim ihracını vizyon eden DMO’nun Irak’a yönelik kışkırtmaları yatmaktaydı. İran-Irak savaşı, DMO’nun iç politikada yükselmesi için altın tepsinde sunulan bir fırsat gibiydi ve DMO’nun kökleşmesinde en önemli evreyi teşkil etmektedir. Savaşın ilk aylarında savaşla ilgili en önemli ihtilaf Ban-i Sadr komutanlığındaki İran Ordusu ve DMO komutanları arasında yaşanan anlaşmazlıkla ortaya çıktı. Görev dağılımı, savaş stratejileri ve yöneticilik alanlarında yaşanan anlaşmazlıklar Ban-i Sadr’ın cumhurbaşkanlığından indirilmesi, ordunun rolünün zayıflaması ve savaşla ilgili tüm inisiyatiflerin DMO komutanlarının eline geçmesiyle sonuçlandı.

Ben-i Sadr, 22 Mayıs 1980 tarihinde Ayetullah Humeyni’ye yazdığı bir mektupla DMO’nun ülke yönetimindeki yıkıcı rolü, etniklere yönelik uyguladığı baskılar ve orduya paralel bir oluşum olma çabasını şikâyet etti. Fakat bu kez de Ayetullah Humeyni, Mehdi Bazergan örneğinde olduğu gibi DMO komutanlarının yanında yer aldı ve DMO komutanları Ban-i Sadr’ın bu mektubunun öcünü cumhurbaşkanlığı koltuğundan indirilmesi ve Fransa’ya kaçmasıyla aldılar.

Hamaneyi-Refsencani İttifakından Hameneyi-Refsencani Rekabetine: Ben-i Sadr’ın cumhurbaşkanlığından azledilmesi ve akabinde Halkın Mücahitleri Örgütü’nün tasfiye edilmesinden sonra İran İslam Cumhuriyeti’nin yönetim sistemi İslam Cumhuriyeti Partisi öncülüğünde tek partili bir sisteme doğru hareket etmeye devam etti. Bu dönemde Kültür Devrimi adı altında yapılan geniş tasfiyeler ve cezaevlerinde yaşanan kitlesel idamlar ülkenin siyasal düzenini derinden etkiledi ve Fakihler ile DMO komutanlarının korku imparatorluğunu genişletti.

Ban-i Sadr’ın azlinden sonra Muhammed Ali Recayi’nin kısa dönem cumhurbaşkanlığının ardından Ayetullah Hameneyi, İran İslam Cumhuriyeti’nin yeni cumhurbaşkanı oldu (1981-1989). Ayetullah Hameneyi’nin cumhurbaşkanlığı ve Refsencani’nin İslamî Şura Meclisi’nin başkanı olduğu dönemde Ayetullah Humeyni’nin vefatı, genç devrimci liderleri büyük bir boşlukla karşı karşıya bıraktı ve asrın İmamı olarak gördükleri Humeyni’nin yerini doldurmak devrimin önündeki en büyük sorunu teşkil etti. Bu sorun, Ayetullah Haşimi Refsencani’nin Uzmanlar Meclisi’ndeki öngörülmeyen konuşmasıyla çözüldü. Ayetullah Haşimi Refsencani, yeni liderin seçilmesi için toplanan Uzmanlar Meclisi’nde doğru veya yalan olduğu hâlâ tartışma konusu olan bir hatıra anlatmakla Ayetullah Hameneyi’nin Velayet-e Fakih erkinin başına geçmesinin meşruiyetini sağladı. Haşimi Refsencani’nin anlattığı bu hatıraya göre Ayetullah Humeyni ölmeden önce Haşimi Refsencani’ye kendisinin vefatından sonra Ayetullah Hameneyi’nin devrimin lideri olabileceğini söylemişti. Böylece Ayetullah Hameneyi’nin meşruiyeti Ayetullah Humeyni’den alınarak devrimin tek otorite gölgesinde devam etmesi sağlandı.

Bürokraside yaşanan bu değişim, DMO komutanlarının İran-Irak savaşında elde ettikleri olağanüstü güvenlik-askerî yetkiler ve etkinliğe denk geliyordu. DMO komutanları bu tarihsel dönüm noktasında tipik davranışlarını koruyup Refsencani’nin karizması gölgesinde Velayet-e Fakih erkinin başına geçebilen Ayetullah Hameneyi’ye yakınlaştılar. Bundan sonraki süreç yine eskide olduğu gibi devam etti ve Valiye Fakih-DMO ittifakı ile seçilmiş hükümetler arasındaki anlaşmazlık, çatışmayla sonuçlandı. Bu kez ise bu çatışmanın ilk kurbanı Ayetullah Hameneyi’yi devrimin lideri yapan Haşimi Refsencani ve çevresi oldu.

Ayetullah Hameneyi, devrim lideri olduğunda İran-Irak savaşı yeni bitmiştir ve ülke savaştan geri kalan tahribatla karşı karşıyaydı. Bu durumda Refsencani, İran’ın yeni cumhurbaşkanı oldu ve sekiz sene süre cumhurbaşkanlığı döneminde bu tahribatı gidermeye ve ülkeyi yeniden yapılandırmaya çalıştı. İmar Devri olarak anılan bu dönem, DMO komutanlarının askerî-güvenlik alanından ekonomi alanında sızma ve yayılmasının dönemidir.

Refsencani’nin akıbeti, devrimde oynadığı rol ve Ayetullah Humeyni’ye yakınlığına rağmen diğer cumhurbaşkanlarıyla farklı olmadı ve DMO komutanları tarafından Irak ile yapılan ateşkesten sorumlu tutulurken vatana ihanet ile suçlandı. DMO’ya göre Refsencani, sinsice Ayetullah Humeyni’yi yalan sözlerle etkileyerek Ayetullah Humeyni’yi ateşkesi kabul etmeye ikna etmiştir. Böylece Bağdat’ın DMO tarafından düşürülmesinin önü kesilmiştir. Bundan sonraki süreçte Refsencani, DMO’nun baş düşmanı ilan edilerek rejim içi çatışma Ayetullah Hameneyi gölgesine sığınan DMO komutanları ve Refsencani çevresine toplanan sivil siyasetçilerin rekabetiyle süregeldi. Hameneyi-Refsencani rekabetinde kendini gösteren bu iç çatışma, muhafazakâr-reformist rekabeti olarak da ele alınmaktadır. Nasıl ele alınırsa alınsın gerçek şu ki DMO komutanlarının entrikaları 30 yılı aşkın süren Refsencani-Hameneyi dava arkadaşlığını Refsencani-Hameneyi düşmanlığına çevirebildi ve hızlı bir şekilde ülkenin iç politikasındaki yükselmeleri devam etti. Bu düşmanlığın temelinde ise yine eskide olduğu gibi cumhurbaşkanının DMO’nun entrikalarından şikâyet etmesi ve Valiye Fakih’in DMO’yu desteklemesi yatmaktaydı.

Muhammed Hatemi’ye Gorbaçov Suçlaması: Refsencani’nin cumhurbaşkanlığının son döneminde uzun süre DMO’nun genel komutanlığını yapan Muhsin Rızayi, yerini Rahim Yahya Safevi’ye bıraktı. Mensurun Grubu’nun kurucu kadrosundan yer alan ve DMO’nun anahtar isimlerinden biri olan Muhsin Rizayı, Refsencani’yi liberal ve teknokrat olmakla eleştiren kişilerden biriydi. Ancak Muhammed Hatemi’nin 1997’de cumhurbaşkanı olmasıyla Rızayi, başkanlığını Refsencani’nin yürüttüğü Düzen Yararlarını Belirleme Konseyi’nin genel sekreterliğine atandı ve böylece sivil siyaset hayatı başladı.

Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanı olması, o dönemde İran’da şok etkisi yaratmıştı. Reform vaatleriyle 20 milyonun oyunu alan Hatemi’nin karşısına yine DMO komutanları dikildi ve Muhammed Hatemi, İran’ın Gorbaçov’u olmakla suçlandı. 1997 yılına geldiğinde rejimin toplumsal kısıtlamalarından bunalan İran halkı, ülkede hukukun hâkim olup toplumsal özgürlüklerin genişletilmesi amacıyla Muhammed Hatemi’yi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturttu. Bu dönemin en belirgin açılımı yayın ve basın alanında yaşandı ve birçok reformcu gazete bayilere taşındı.

Sınıfsız Tevhidî Toplum ideolojisinin geleneğinden gelen bu reformcu akım, kendi geçmişlerini açık bir şekilde eleştirmeye başladılar ve rejimin sivilleşmesini isteyerek sivil topluma alan açılmasını istediler. DMO’ya bağlı basın, Hatemi önderliğinde yapılan reform teşebbüsünü Gorbaçov’un açılıma benzeterek karşısına dikilip İran’ı bölünmeye götüreceğini iddia etti. Bu döneme damgasını vuran ve tekrar DMO ve seçilmiş hükümetler arasındaki tipik gerilimi gözler önüne seren olay,  24 DMO üst rütbeli komutanın 12 Temmuz 1999 tarihinde Hatemi’ye yazdıkları tehdit içerikli açık mektubuydu. Kasım Süleymani, Aziz Caferi (Muhammed Ali Caferi), Muhammed Bakır Kalibaf, Kulam Ali Reşit, Ali Ahmediyan, Ali Fedevi, Hüseyin Hemedani, İsmail Kaani ve Ali Fazli gibi DMO’nun üst rütbeli ünlü komutanlarının da imzaladığı bu mektup şu tehdit cümlesiyle bitmiştir:

“Sonunda size olan tüm saygı ve sevgimizle ilan ediyoruz ki sabrımızın kasesi taşmak üzeredir ve gerekenler yapılmadığı taktirde daha fazla tahammül etmeyi kendimize caiz görmüyoruz.”

Bu 24 komutanın mektubundan sonra dönemin DMO Genel Komutanı Rahim Yahya Safevi, dönemin İslamî Şura Meclisi başkanı Mehdi Kerrubi’ye bir mektup yazıp bazı milletvekillerinin sözleri ve eylemleri hakkında meclisi uyardı. DMO’nun bu girişmlerinden sonra Valiye Fakih denetiminde olan İran yargısı birçok reformcu gazeteyi kapattı ve tekrar İran’ın siyasal atmosferi DMO komutanlarının baskısına boyun eğdi. Muhammed Hatemi, cumhurbaşkanlığının sonlarına doğru manşetlere taşınan “hükümet, her 9 günde bir, bir krizle karşı karşıyaydı” ülkeye beklenen reformu getirememesinin nedenini DMO komutanlarının kriz çıkarmaları olarak ima etti.

DMO-Reformcu Rekabetinin Gölgesindeki Mahmut Ahmedinejad: 24 Haziran 2005’de Tahran Belediye Başkanı, Mahut Ahmedinejad, beklenmediği bir şekilde devrimin ünlü ismi Haşimi Refsencani’yi yenerek İran Cumhurbaşkanı oldu. Toplumun alt sınıflarının oyunu alarak teknokratların simge lideri Haşimi Refsencani’yi yenip cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığı dönemi DMO’nun geniş ölçüde bürokrasi, dış politika ve ekonomiye yayılması dönemi olarak rejimi düşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakan Yeşil Hareketi protestolarına da şahit oldu. Mahmut Ahmedinejad’ın sekiz sene süren cumhurbaşkanlığı döneminin ilk dört senesi DMO komutanlarıyla uyum içinde hareket etmekle geçmiş, ikinci dört senesi ise hükümet-DMO anlaşmazlığının yeni örneğini teşkil etmektedir. Aslında ismi devrimciler içinde pek duyulmayan Ahmedinejad’ın kazanmasının en önemli nedeni halkın Ahmedinejad’a evet demesinden ziyade Haşimi Refsencani’ye hayır demesinde gizliydi.

Mahmut Ahmedinejad,  cumhurbaşkanlığının ilk dört senesinde Valiye Fakih ile birlikte DMO komutanlarının abartılı övgülerini aldı. Tüm dev ihaleler DMO’ya bağlı şirketlere verildi, dış politika DMO’nun istediği gibi tasarlandı ve sivil bürokrasi DMO kökenli komutanlarla doldu. Bu da DMO’ya yakın basının “devrimin asil ilkelerine geri dönüş dönemi” şiarıyla ele alındı.

Bu dönemde İran’ın siyasal tarihine damgasını vuran olay, Tahran merkezli başlayıp ardından büyük kentlere yayılan, reform talepleriyle öne çıkan, renkli devrimleri andıran ve Valiye Fakih’e meydan okuyan Yeşil Hareketi protestoları olayı oldu. Reformcu grubun başını çektiği bu ayaklanma DMO’nun sokaklara inmesi ve şiddet kullanımında elinden geleni esirgememesiyle bastırıldı ve eski başbakan Mir Hüseyin Musevi ve eski İslamî Şura Meclisi başkanı Mehdi Kerrubi ev hapsine alınarak Hatemi ve Refsencani siyaset sahnesinden silindi.  

Ne var ki Ahmedinejad-DMO ittifakı uzun sürmedi ve Ahmedinejad’ın ikinci dönem cumhurbaşkanlığı İran İslam Cumhuriyeti’nin tipik siyasal-yönetimsel sorunu haline gelen DMO-hükümet anlaşmazlığı ve rekabetiyle sonuçlandı. Günümüzde İran’ın gündem maddelerinden birini Mahmut Ahmedinejad’ın yakınlarının yargılanması ve eski cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın DMO komutanları özellikle de DMO İstihbarat ve Güvenlik Örgütü’nü hedef alan açıklamaları teşkil etmektedir. Bunun yanı sıra son senelerde Mahmut Ahmedinejad, Ayetullah Hameneyi’ye yazdığı çeşitli mektuplarla DMO komutanlarının devlet idaresindeki yıkıcı rollerini şikâyet etmiş, bu durumun devam etmesi halde rejimin düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını vurgulamıştır.

Kısacası dün, orta sınıfın temsilcisi olan Hatemi’yi karşılarına alan DMO komutanları, bu kez taşranın ve alt-sınıfın temsilcisi olan Ahmedinejad’ı karşılarına aldılar. Bu da yalnız İran-Irak savaşından sonra DMO ve Valiye Fakih’e bağlı oluşan yapay orta sınıfın çıkarlarını korumak için yapılmıştır. DMO ve Valiye Fakih’ten gıdalanan bu yapay orta sınıf, toplumun gerçek orta sınıfına paralel olarak devlet rantını kullanarak zenginleşen grubun bir toplumsal ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu yapay orta sınıfın üyeleri, herhangi bir denetime tabi tutulmayan İran’ın petrol paralarıyla hızlı bir şekilde üst sınıfa geçebilerek İran’ın tüm siyasal, ideolojik, toplumsal ve ekonomik alanlarına hâkim olmuşlar Bu durum da günümüzde kendini İran bürokrasisindeki rüşvet, yolsuzluklar ve hukuksuzluklar biçiminde gösterirken İran’ın devlet yönetimini açmaza sokmuş, iflas eşiğine getirmiştir.

Sonuç olarak, 1979 İran Devrimi’nin oluş sebebini bir cümleyle özetlemek istersek İranlıların kolektif bilincinin adalet istemiyle harekete geçip sınıfsız tevhidi bir toplum kurmak istediği olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki bu özlem, 1979’den günümüze yaşananlar neticesinde önce Velayet-e Fakih teokrasisine dönüştü, ardından Valiye Fakih-Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarının ittifakının neticesinde militarist bir devlet yapılanmasına çevrildi. 1979’den günümüze İran’da toplam 13 hükümet iktidara gelmiştir. Bu hükümetlerden biri geçici hükümet, 12’si ise seçilmiş iktidarlardır. İran’ın kısıtlayıcı adaylık sistemine rağmen DMO ve seçilmiş hükümetler arasındaki anlaşmazlık İran siyasetinin tipik özelliğidir. Bu anlaşmazlık neticesinde 1979’den günümüze iktidara gelen tüm hükümetler öyle ya da böyle DMO komutanlarının gazabına uğrayıp İran’ın siyaset sahnesinden tasfiye edilmişler.  İran’ın devlet mekanizmasında Velayet-e Fakih erkine bağlı kurum ve kuruluşların gücü görünürde korporatif nitelik taşımalarına rağmen kamu-özel ayrımını muğlâkta bırakan melez mekanizmaların ortaya çıkışına sebep olmuştur. Velayet-e Fakih Teorisi’nin toplumsal mühendisliği anlayışından meşruiyet bulan bu kurum ve kuruluşlar, normal devlet olmanın tanımlanmış biçimsel sınırlarının içerisinde yozlaştırıcı tekil kültürel, toplumsal, ekonomik ve politik boşluklar ve bu boşluklar neticesinde ortaya çıkan sorunlar doğurmuştur. Böylece Valiye Fakih teokrasisine dayanan İran devlet mekanizmasının despotik iç mimarisi ve kapsamı, sivil toplum kategorisinde tanımlanan gruplarla girişilen rutin ilişkilere gerek duymaksızın toplumdan bağımsız devletçiliği geliştirmiştir. Dolayısıyla 1979 Devrimi sonrasında süregelen tarihte devlet-toplum ilişkisinde zor-rıza ilişkisi denge değişikliği yaşamış, devrimin başında özellikle de İran-Irak savaşında rıza ile tüm zorluklara katlanan İran toplumu savaş sonrasında zorla rıza göstermeye zorlanmıştır. Bu bağlamda İran devlet yapılanmasının devrim ile birlikte yaşadığı yeniden yapılanma süreci devletin göreli siyasal sisteminde yeni denge ve fren mekanizmaları oluşmuştur. Bu denge ve fren mekanizmaları içindeki dengeleyici ve frenleyici organların çeşitliliği ve görev alanlarının net bir şekilde belirlenmemesi devletin reform kapasitesini engelleyip hükümetler eliyle sahaya sürülebilecek reformcu politikaları DMO eliyle tıkamıştır. İran’ın bu durumu neticesinde devlet birliği ulusal halkçı bir birlik inşa edememiş, ideolojik egoizm ve grupsal bağlılığı aşamamıştır.

 

Dipnotlar:

(1) Mutahhari, Murteza. (1993). Piramunı İnkılâbı İslamî. Tahran: İntişaratı Sedra.

(2) Seyyid Kutup’un kitapları ilk kez Ayetullah Hameneyi tarafından Farsçaya tercüme edilmiştir. Bu kitaplar Ayetullah Hameneyi gençken ve Meşhet kentinde ikamet ettiği dönemde Farsçaya tercüme edilip gizli bir şekilde basıldıktan sonra devrimci hücreler tarafından gençler arasında dağıtılmıştır. Ayrıca Ebu’l A’lâ El-Mevdudî ve Seyyid Kutup’un düşüncelerinin DMO oluşumundaki etkisi son yıllarda DMO tarafından yayınlanan kitaplar, bültenler ve DMO komutanlarının basına verdikleri demeçlerde açık bir şekilde ifade edilmektedir.

(3) Bu kişilerin birçoğu devrimden önce HMÖ ile görüş ayrılığı yaşayıp örgütten ayrılmışlardır.

(4) Yetki ve sorumluğu bir başkasına havale etmenin İslamî terimidir.

(5) Adayların önünde olan tüm ideolojik engeller ve kısıtlamalara rağmen.

(6) O dönemde hâlâ bu isim üzerinde tartışmalar devam ediyordu. Nitekim Mehdi Bazergan, İslamî Demokratik Cumhuriyeti ismini önermişti.

(7) Büyükelçiliğin işgalinden sonra ele geçirilen bu raporlar içinde DMO’ya yakın kişilerin ABD ile olan ilişkisini anlatan raporlar imha edildiği halde DMO’ya karşı olan kişi ve grupların görüşmeleri ve ilişkilerini içeren raporlar şantaj amaçlı basına servis edildi.

Babek Şahit- Tebriz Araştırmaları Enstitüsü Uzmanı

Bu yazıyı paylaşın

Benzer Konular

İRAN’IN YARGI ERKİ YENİ BAŞKANI İBRAHİM REİSİ KİMDİR?- BABEK ŞAHİT

İran basınında yer alan habere göre İran’ın Meşhet kentinde bulunan ve İmamiye Şiilerinin kutsal mekânlarından …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *