Ana Sayfa / ANALİZ / KIRKINCI YIL; SONUN BAŞLANGICI MI, YENİ BİR BAŞLANGIÇ MI?- SAİD HACCARİYAN

KIRKINCI YIL; SONUN BAŞLANGICI MI, YENİ BİR BAŞLANGIÇ MI?- SAİD HACCARİYAN

Said Haccariyan Kimdir?

İran İstihbarat Bakanlığı’nın kurucu kadrosunda yer alan Said Haccariyan, İran’ın Reformist Hareketi’nin ünlü teorisyenlerinden biridir. Mossad, MİT ve SAVAK istihbarat örgütlerinin teşkilat yapılanması ve çalışma mekanizmalarına hâkim olduğundan dolayı İran İstihbarat Bakanlığı’nın teşkilat yapılanmasını tasarlanması görevi ona verilmiştir. Said Haccariyan bu üç istihbarat örgütünün teşkilat yapılanmasını örnek alarak, İran İstihbarat Bakanlığı’nın kurumsal düzeni, teşkilat yapılanması ve istihbarat planlama ve örgütlenmesini tasarlamıştır. Devrim Muhafızları Ordusu’nun komutanlarıyla yaşadığı anlaşmazlık sonucunda 1989 yılında İstihbarat Bakanlığı’ndan ayrılmış ve Haşimi Refsencani’nin cumhurbaşkanlığı döneminde Cumhurbaşkanlığı Stratejik Araştırmaları Merkezi’nin başkanı olarak atanmıştır. Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından 1999 yılında kurulan İran İslamî Katılım (Müşareket) Cephesi’nin Merkez Yönetim Kurulu’na seçilmiş, aynı yılda Devrim Muhafızları Ordusu’na yakın olan radikal muhafazakâr bir genç tarafından suikasta uğramıştır. Suikast sonrası hayatî tehlikeyi atlatmasına rağmen başına isabet eden kurşun nedeniyle felç geçirip konuşma kabiliyetini büyük ölçüde kaybetmiştir. İran’ın 2009 cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra meydana gelen Yeşil Hareket protestolarında aktif rol almış ve bu gerekçeyle gözaltına alınarak, Devrim Mahkemesi’ne çıkarıldıktan sonra Evin Cezaevine gönderilmiş, üç ay cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılmıştır. Said Haccariyan, İran’ın “Meşk-i Nev” internet sitesi için kaleme aldığı bu yazısında İran Devrimi’nin 40. yılında İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğiyle ilgili çeşitli senaryoları ele aldıktan sonra rejimin mevcut sıkıntılı durumdan kurtulması ve bekası için öneride bulunmuştur.

 

İran İslam Devrimi zaferinin kırkıncı yıl dönümü eşiğindeyiz ve doğal olarak bu olayın üzerinden kolayca geçemeyiz. Muhtemelen yakın zamanda birçok kişinin bu konuda görüşü veya bildirisi yayınlanacaktır. Ben de konuyla ilgili birkaç meseleye değinmek istiyorum. Sormak istediğim temel soru şu: Devrimin kırkıncı yılının tamamlandığı dönemde, devrimin sonunun başlamasını ve yolun sonuna ulaşmasını mı bekleyeceğiz, yoksa bu noktadan hareketle yeni bir başlangıç yapıp devrimin ruhunu bir ülkü olarak refah, huzur ve demokrasiye doğru ileri götürebilir miyiz?

Rivayette şöyle gelmiştir: “من بلغ اربعین سنه ولم یتعص فقد عصی”. Yâni, kırk yaşına giren kişi eline baston almazsa, isyan eder. Merhum Hacı Nuri’ye göre, eline baston almak, ahiret yolculuğuna hazırlanmak demektir! Bu yüzden kırkıncı yıl, sonun başlangıcıdır ve bir an önce Fatiha okunması gerekir, çünkü kervanın yola çıkmasının zili çalınıyor. Buna karşılık Merhum İmam Humeyni irfan çerçevesinde yaptığı bir yorumda, bastonu “dikkatli davranmak” olarak çevirmiş ve insanın kırk yaşından sonra dikkatli davranması, günahtan sakınması ve ahiret sevabının peşinden koşması gerektiğini düşünüyor.

Devrim’in Eline Baston Alması mı Gerekir?

Görünen şu ki, aynı düstur ve aynı yöntemle geleceğe doğru yürümeye devam edersek, inhitata ve yokluğa mahkûm oluruz. Dolayısıyla yeni bir plan yapmamız gerekmektedir. İran’da insanların haysiyetli yaşamasının en temel özellikleri bizi bazı konularda uyarıyor. Hukuka bağlılık, işsizlik oranı, enflasyon, ekonomik büyüme, gayrı safi milli hâsıla, demokrasi, çevre kirliliği, eşitsizlik, toplumsal sorunlar ve yargı dosyaları gibi konular, insanlara haysiyetli bir yaşamın müjdesini veremiyor ve biliyoruz ki işleri yürütmek için bastona veya yatıştırmak için süngüye başvurulamaz. Çünkü bu bastonları, Süleyman bastonu gibi tahta kurtları yemiş ve her an çürüyüp dökülebilir.

Bazıları savaşı, iç komploları, fitneyi vb. mevcut sorunların müsebbibi olarak gösterip bunlar olmasaydı İran’ın durumu da Türkiye, Güney Kore, Malezya ve benzer ülkeler gibi düzenli olurdu demek istiyor. Bu grup; komplo, etki vs. teorilere dayanarak, Devrim’in uyumsuz ve uğursuz bir gelişme olmadığını, fakat olayların ve kişilerin onu gerçek çizgisinde saptırdığını ve kazanımlarını ertelediğini ileri sürüyor. Bu bakış açısı genellikle yurt içindeki sağcılara aittir. Bir diğer grup, İran Devrimi’ni Ahavan Salis’in deyimiyle dünya ahenginde uyumsuz bir şarkıya benzeterek, Devrim’in fıtratının dünyaya aykırı olduğu ve mevcut meyvenin de kırk yıllık ağaca ait olduğu kanısında. Bu grup teorik açıdan her türlü devrime karşı olanalar veya eski rejimin taraftarları arasında yer alanlardan oluşur. Başka bir grup, sorunu anayasada arıyor ve bu metnin gelişme ve demokrasinin yolunu engellediğini düşünüyor. Özellikle de, bazıları anayasanın ilerici maddelerinin filen hayata geçirilmediğine vurgu yaparak, yetkilileri mevcut durumun sorumlusu olarak görmekte ve Devrim’in amaçlarına ulaşmasında temel etken olan, kendisi de Devrim’in kazanımlarından sayılan devleti asıl görevine sadık kalmamakla suçluyorlar.

Kırkıncı yıl dönümünü sonun başlangıcı olarak değerlendirirsek, önümüzde nasıl bir sonun olacağı sorusunu yanıtlamamız gerekir. Bu konuda çeşitli görüşler mevcuttur. Bazıları, başka bir devrimin yolda olduğunu, ortamın ve dönemin klasik veya renkli bir devrime gebe olduğunu düşünüyor. Bir diğer görüşe göre, rejimin yaptırımlar sonucunda zayıflamasının ardından ABD ve onun bölgedeki müttefikleri İran’a saldıracak. Bir diğer grup İran İslam Cumhuriyeti’nin Sovyetler Birliği gibi içeriden çökeceği, hatta SSCB’nin sahip olduğu silah fabrikaları, ideoloji ve emniyet kemerinden yoksun olması ve askeri maliyetler yüzünden her geçen gün çöküşe yaklaştığı düşüncesinde. Ve nihayet bazılarına göre, Osmanlı Halifeliği gibi Genç Türkler tarafından darbe gerçekleşecek ve devlet askerlerin eline geçecektir.

Yeni Bir Başlangıç

Yukarıda belirtilen rivayetlere karşılık, Devrim’in kırkıncı yıldönümünü ikinci bahar adlandırabiliriz. Kırkıncı yıl dönümünün eşiğinde devrim sloganlarının tozu attırılabilir, devrim meşalesinin ateşi alevlendirilebilir. Bu sloganların içeriği adalet, özgürlük ve Ali’nin İslam’ı idi. Merhum Mutahhari’ye göre, adalet ve özgürlüğü hükümlerin yatay zincirine yerleştirmek gerekir. Bu yüzden bir hüküm adalete dayanmıyorsa, adil ve dolayısıyla meşru değil. Yâni hükmün dayanağı olan adalet ve özgürlüğün arındırılması gerekir. Bu çerçevede günümüzde birçok kişi amaç yönelik çıkarcı fıkıh peşindedir.

Geriye baktığımızda görüyoruz ki “İslam Cumhuriyeti” zamanla “Fıkıh Cumhuriyeti”ne dönüşmüş, İslam fıkıh olarak anlaşılmış ve fıkıh hükümleri arındırılmamıştır. Örneğin “doğruluğu denetleme” (نظارت استصوابی) adaletsiz bir kavram olarak dinin zaruretlerinden biri olarak tanımlanmıştır. Biliyoruz ki Kuran uzmanları, sarih olmayan hükümleri sarih olan hükümlere dayandırarak ayetlerden şüpheyi kaldırırlar. Bana göre aynı şekilde anayasa üzerinde de çalışmak mümkündür. Yâni, sarih olmayanlar sarih olanlara dayandırılabilir. Al-ı İmran suresinin yedinci ayetinde okuyoruz: “هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ و َمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا…” (Sana kitabı indiren O’dur. Onun (Kur’an) bir kısım âyetleri muhkemdir [sarih ve aydın], ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşâbihtir [yoruma açık]. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te’vil etmek için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır).

Anayasaya böyle bakabiliriz. Bazı esaslar muhkem (sarih) ve bazıları müteşâbihtir (yoruma açık). Millet hakları, kendi kaderini belirleme hakkı, cumhuriyet ve…. Muhkem olanlar sırasındadır. Bu muhkem olanlar bazen bırakılmakta ve yalnız denetlemeye odaklanılmakta ve yorum aracıyla muhkemlerle mücadele etmektedir. Örnek olarak anayasanın 99. Maddesindeki “nazaret” (denetleme) sözcüğü “doğruluğu denetleme” olarak yorumlanmış ve ortadan kaldırma aracına dönüşmüştür. Veya “vilayet-i fakih” maddesiyle ilgili bu makamın anayasanın üzerinde bir makam olduğu söylenir. Oysa anayasanın iç uyumuna bakıldığında bu maddenin diğer maddelere aykırı olduğu düşünülemez. Aslında anayasadaki hiçbir madde valiy-yi fakih’i mutlak yetkisi olan biri olarak tanımlamamış ve sadece 57. Maddede danışma/müşavire makamı olarak ondan söz edilmiştir. Din talebeleri biliyorlar ki müşavir/danışman unvanı, onun emrini yeterli saymak anlamına gelmez.

Örneğin, Mühendis Müsevi’nin kabinesinde sahipsiz araziler, C fıkrası ve çalışma yasasıyla ilgili sağ ve sol kanatlar arasında uyuşmazlıklar oluşmuştur. Ebülkasım Serhaddizade, Habibullah Asgerovladi’ye hitaben şöyle dedi: “Siz muamelede sahtekarlık yaptınız. Bize küçük kızı gösterdiniz ama nikah gecesi büyük kızı bize verdiniz! Devrim zamanı Nehcü’l-Belaga’dan söz ettiniz, şimdi Ameliyye Risalesi ve Nehcü’l-Fıkaha’dan konuşuyorsunuz.” Asgerovladi şöyle yanıtladı: “Siz ikisini de anlamamışsınız!”. Bu münakaşalar sonucunda hükümetin İslam anlayışını aydınlatılması amacıyla kabinenin İslamî Cemiyeti kuruldu ve Habibullah Asgerovladi ile Murtaza Nebevi; Sarhaddizade ve Behzad Nebevi gibi liberallere karşı çıktılar. Aslında bizim İslam’dan iki farklı anlayışımız vardı. Devrim yapan halk, İslam’ı ayrımcılığa karşı, eşitlikçi bir din olarak algılamış, Ali adaletinin hükümeti içerikli sloganlar atıyordu.

Ayrıca anayasanın 71. Maddesine göre; “İslamî Şura Meclisi tüm konularda anayasada belirtilen çerçeve dâhilinde yasa çıkarabilir.” Oysaki bugün Kültürel Devrim Yüksek Konseyi, Rejim Çıkarlarının Belirleme Kurulu vb. yasama organları haline gelmiş ve gerçekten de sarih bir metinden yanlış yorumlar sunmaktadırlar.

Bu örnekler Devrim’in yolu üzerinde düzeltilmesi gereken eğriliklerin olduğunu gösteriyor ve Devrim’in asıl sloganlarına dönülmedikçe, kaderimiz yıkılma ve yok olmadan başka bir şey olmayacak.

Son olarak demeliyim ki “yeni başlangıcı” sınırların sınırlandırılmasına düğümlememiz gerekir. Eğer Meşrutiyet’in ziyneti Muzaffer adaletiyse, İslamî devrim’in ziyneti de Ali adaletidir. Gerçi bazıları hala Muzaffer adaletinin peşindedir. Hatırlıyorum ki, İstihbarat Bakanlığı’nın kurulması sırasında Anayasa Koruyucular Konseyi’nin toplantısında Safi Bey veliyyi fakih’in yetkilerinin belirtildiğini ve bunun da çerçevenin belli olduğu anlamına geldiğini söylüyordu. Oysa Merhum Haşimi Refsencani vd. yasanın askıya alınmasından yana idiler ve İstihbarat Bakanlığı’nın Merhum İmam’a (Ayetullah Humeyni) bağlanmasını istiyorlardı. Fakat Anayasa Koruyucular Konseyi Başkanı Safi Bey, bu öneriyi reddederek anayasada dinî liderin yetkilerinin belirtildiğini savunuyordu.

* Bu yazı Tebriz Araştırmaları Enstitüsü tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.

Bu yazıyı paylaşın

Benzer Konular

İRAN’IN YARGI ERKİ YENİ BAŞKANI İBRAHİM REİSİ KİMDİR?- BABEK ŞAHİT

İran basınında yer alan habere göre İran’ın Meşhet kentinde bulunan ve İmamiye Şiilerinin kutsal mekânlarından …

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *