Ana Sayfa / KONULAR / SİYASET / İRAN’IN MODERNLEŞME SÜRECİNDE ORDU VE ASKER OLGUSU-İBRAHİM RAMAZANİ

İRAN’IN MODERNLEŞME SÜRECİNDE ORDU VE ASKER OLGUSU-İBRAHİM RAMAZANİ

Giriş

İran’ın Modern dünya ile olan toplumsal, kültürel ve siyasî farklılığı Rusya ile olan savaşlar sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu olaydan sonra ve savaşın kaybedilmesiyle birlikte Abbas Mirza[1] silahlı kuvvetlerin yenilenmesi için ciddî girişimlerde bulunmuştur. Batı’ya modern eğitim amaçlı gönderilen İranlıların ilk kuşağı da bu döneme aittir. İran’da modernite düşüncesindeki dönüşümün nedenlerinden birinin, liberal modernitenin karşılaştığı engeller ve yenilgiler olduğu söylenebilir. İran entelektüelleri arasında liberal modernleşme fikrinin yenilmesine ve yok olmasına yol açan temel engeller, anayasacılığın kurulmasını izleyen yıllara dayanmaktadır. Meşrutiyet muhaliflerinin komplosu, yerel meşruteciler, yerel nüfuz sahipleri ve aşiret reisleri arasından yükselen ihtilaflar, Rus ve İngiliz müdahaleleri ve nihayetinde Birinci Dünya Savaşı ve askeri işgalin patlak vermesi gibi nedenlerle merkezi hükümet zayıflamış ve ülke çöküş sürecine girmiştir. Sonuç olarak, entelektüellerin ve modernistlerin İran’daki sivil toplumun gelişmesiyle ilgili genel hayal kırıklığı, çoğu entelektüel arasında örgütlü bir modernist düşünceye doğru bir eğilime yol açmıştır. Bunu takip eden en önemli konu, bütüncül milliyetçiliğe doğru tedrici bir eğilimdir. Başka bir deyişle, örgütlü modernite fikrini destekleyen aydınların, ulusal birliği, çöküşü engellemek ve güçlü bir merkezi hükümet oluşturmak için en iyi yol olarak gördükleri ve buna inandıkları için toplumun ilerlemesini iyileştirmek için bir ön koşul olarak benimsedikleri söylenebilir.

Güçlü bir merkezi hükümetin varlığı ve güçlü bir ordu ülkeyi yabancı müdahalelerden kurtarabilir, güvenlik sağlayabilir ve mulukü’t-tavayif gücünü ortadan kaldırabilir. Bu sayede de toplumda ilerleme ve değişim koşulları ve olanakları sağlanabilir.

Bu araştırmada İran’da Kacar döneminden başlayan modernizasyon fikri ve Pehlevi döneminde de devam eden bu fikir yoğun olarak askerlerin ve ordunun üzerinde yapılacak yenilikler esasına dayanmıştır. O dönem hükümdarların nezdinde modernizasyon orduda yenileşmeden ibarettir ve özellikle bu yazıda Rıza Han’ın sürekli vurguladığı bu konu ve aydınların ona verdiği desteklere değinilecektir.

İran’da Modernleşme Hareketinde Ordu ve Asker Olgusu

Gerçekten de, İran’da modernlik ve modernleşmenin başlangıcı, İran-Rusya savaşlarını izleyen 19. yüzyılın başlarına dayanır. Çoğu araştırmacıya göre, uzun süren savaşların ardından İran Rusya’dan art arda aldığı yenilgilerden sonra, Batı ile arasındaki ilişkileri daha da pekiştirmeye başlamıştır. Bu yenilgileri takiben, İran’ın içişlerinde Rusya’nın ve sonra İngiltere’nin etkisi ve müdahaleleri artmaya başlamıştır. Bu durum, İranlı devlet adamlarını giderek büyüyen zayıflıklarına ve maddî ve askerî ilerlemelerine yönelmesine ve Batı’nın ilerlemesinin nedenlerini ve İran’ın zayıflık ve gerilemesinin nedenlerini aramaya sevk etmiştir. Aynı şekilde Abbas Mirza ve danışmanı tarafından bazı reform ve değişikliklerin uygulanması konusunda ilk pratik eylem gerçekleştirilmiştir. Abbas Mirza, İran’ın geri kalmışlığının derinliğini ve nedenini anladıktan sonra reform sürecini başlatmıştır. Onun reforma yönelik yaptıkları, ordu ve askerî sanayi ile sınırlı kalmamış, aynı zamanda kurduğu fabrikalarla birlikte Batı’nın yeni bilim ve teknolojisinin kazanılması için de Avrupa’ya bir dizi öğrenci göndermiş ve orada yayınlanan bazı önemli kitapların çevrilmesini sağlamıştır (Ademiyet, 1982: 85).

O dönemde Askerî gücün ve bu gücün savaşlarda bir ülkenin kaderinde ne kadar belirleyici olduğunu görmek mümkündür. Günümüzde ülkelerin askerî gücüyle modernlik arasında bir bağın olduğunu görmek de mümkündür. Kacar Hanedanı ve ileride göreceğimiz Pehleviler de modernliğin ilk adımlarının orduda atılması gerektiği kanısındaydılar.

Birinci Dünya Savaşı’na giden yıllarda, Avrupa’da modernist ideoloji içsel dönüşümden geçiyordu. Bu değişimin dalgası İran’daki modernist aydınları da etkilemeye başladı. İran’da “örgütlü” veya “otoriter” modernite olarak adlandırılan modernist düşüncede yeni bir aşama meydana geldi. İran’ı yavaş yavaş kapsayan bu yeni dalganın özelliği, devlet odaklı düşünce, sosyal mühendislik ve teknokratik düşüncenin vurgulanmasıydı ve toplumların modern topluma doğru ilerlemesini hızlandırmak için kullanılıyordu (Ghannejad, 1998: 106).

Nâsıreddin Şah reformunun ilk aşamaları Emir Kebir sadrazamlığında ciddî bir şekilde ele alındı. Ancak bazı araştırmacılar, Emir Kebir’in Kacar hükümetini yabancı baskı ve iç sosyal hareketlere karşı güçlendirmek için reform politikalarına yönelttiği düşüncesindedir (Foran, 2004: 128). Burada yabancı baskı ordu üzerinden yapılabilecek bir baskıdır. Ancak, Emir Kebir’in reform çabalarının ve İran’da yeni bir modernite düşüncesi dalgası yaratma önlemlerinin etkileri ve sonuçları, entelektüeller arasındaki anayasal devrim sırasında doruğuna ulaştı. Emir Kebir’in görevine son verilmesi ve öldürülmesiyle birlikte, reformlar bir süreliğine durdurulmuş olsa da, modernleşme eğilimi tamamen sona ermedi ve Nâsıreddin Şah’ın uzun dönemli hükümeti boyunca, özellikle Sipehsâlâr sadrazamlığı döneminde devam etti (Abrahamian: 2001: 171).

Nâsıreddin Şah yönetiminin sonlarında, büyük güçlerin müdahalesi ve iç işlerdeki geniş çaplı düzensizlikler gibi faktörler, yeni bir reformist düşünce dalgasının yaratılması ve genişlemesi için zemin yarattı. Rusya’nın modernleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden biçimlenmesi ve Hindistan’daki İngiliz uygulamaları gibi bu yeni dış etki dalgası, bazı İranlı düşünürlerin ve aydınların ilerlemesi için bir model olarak görüldüğü gibi, büyük ölçüde laiklik, hümanizm, liberalizm ve sosyalizme vurgu yapılmaktaydı. Ülkedeki cehaletin, sosyo-ekonomik geriliğin ve siyasal zorbalığın ortadan kaldırılması yönünde bu girişimler başlatılmıştı (Pourahmadi ve Fevzi, 2004: 210).

Çok yönlü ekonomik değişimler, yaşam koşullarındaki değişiklikler ve kentleşmenin, eğitimin ve okuryazarlığın yaygınlaşması ve refah ve geçim kaynaklarının geliştirilmesi ve aynı zamanda yaşam biçiminin değişmesi ile birlikte özgürlük ve demokrasi, sivil toplum ve insan hakları gibi modern sorunların ve taleplerin gerçekleşmesine zemin hazırlamak kaçınılmaz olacaktır. Batıda ise aynı süreç kat edilmiştir. Bu husus İran’da çok az dikkate alınmaktadır. 150 seneden beri aydınlar ve demokrasi arayışında olanlar halkın görüşlerinde değişim yaratmak için sürekli yazılar ve konuşmalar yoluyla halkı bilinçlendiriyorlardı. Fakat pratikte devrimci ve ideal yaklaşımlara eğilerek işin modern ve demokratik anlamda algılanmasına dikkat etmemişler. Hatta siyasal bilimlerde de genellikle hükümette olan insanları değiştirmeye gayret etmişler ve medeni ve genel dönüşümlere az önem vermişler. Oysaki genel kültürde devlet ve gücün meşruiyet kaynağı demokrasinin gerçekleşmesi ve ya gerçekleşmemesiyle, özgürlükler, insan hakları ve diğer modern kurumlar ve kavramlarla doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla hükümet kurmak, medeni kurumlar ve kanun düzenlemek gibi hususlar insanoğlunun doğal hakkı ve yetkilerinden sayılmaktadır. Eğer bu iki varsayım ve ön şart olmazsa demokratik rejim ve modern insanın gerçekleşmesini de beklemek doğru olmaz. Batı tecrübesi de bunu göstermektedir. İran tarihine başvurduğumuzda antik İran’dan meşrutiyete kadar saltanatın ilahî bir hak olduğu kanısı modern toplumsal ve siyasal düşüncelerin Batı’dan İran’a girdiği zaman mezhepsel, dinsel ve millî geleneğin dil ve düşüncesinde yer edinmediği görülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğunda Askerî Elitler ve İran Üzerindeki Etkileri

Atabaki ve Zürcher’e (2012: 54) göre; iki yüzyıldan fazla bir süredir ki Batı modernitesi, Avrupalı olmayan toplumlar tarafından modernleşmenin benimsenmesinde İran’da istisna olmaksızın tek model olarak algılanmıştır. Başka bir taraftan kendi toplumlarındaki modernizasyonu Avrupai bir süreç olarak gerçekleştirmek gayretinde olanların büyük bir kısmı modernizasyona ve modernizasyonun Avrupa’da inşa edilirken kat ettiği yola dair karanlık bir hayalden başka bir şeye sahip değillerdi. Bu kurulu düzenin hem içte hem dışta Osmanlı ve Kacar aydın çevrelerinin çoğunluğu, ne Avrupa modernleşmesine dair bütünlüklü bir algıya, ne de onları Avrupa’da geleneksel, kırsal bir tarım toplumunu şehirli, seküler bir sanayi toplumuna dönüştürülmüş olan zorunlu değişimleri hayata geçirebilecek araçlara sahiptiler. Reformların asıl niyetinin Avrupa tipli etkili bir ordunun kurulması olduğuna şüphe yoksa da, modernizasyon süreci kısa süre içerisinde askerî alanın dışına taşındı. Ordunun dışında siyasal, toplumsal, kültürel ve hatta hukuksal anlamda da değişimlerin gerçekleşmesi arzu edildi.

Osmanlı İmparatorluğunun Batı anlayışı Batı’nın güçlü ve yeni silahlara sahip olmasıydı. Başka bir deyişle, Batı Osmanlı için yalnız askerî yönden üstünlük teşkil etmekteydi ve onun dışında Osmanlıda ters giden bir durum yoktu. Dolayısıyla dönemin zor şartlarından kurtulmanın yolunu Batı’nın askerî düzenini örnek almakta gördüler. Askerî ıslahatlarla ve Batı tarzında ordu donanımına sahip olmakla sorun tamamen ortadan kalkacaktır, düşüncesine inanmaktaydılar. Bu husus Osmanlı İmparatorluğunun Batı’daki dönüşümler ve gelişmelerin ruhunu anlamamasının bir işaretidir. Aslında Batı neden askerî alanda bu kadar modern silahlara sahip oldu? Sorusunu sormaları belki Batı’nın diğer alanlarda da üstün olduğu ve ordunun diğer yeni değişimlerle ilişkili olduğunu anlaşılabilir hale getirebilirdi.

İran’ın batı ve özellikle Rusya ve Osmanlı anlayışı tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun Batı anlayışı gibiydi. İran’da Askerî yönde güçlü olmak modernite hareketinin en tepesinde yer almaktaydı. Bunun için özellikle Rıza Han döneminde istikrarlı bir hükümet ve güçlü bir ordu ve orduda yapılan yenilikler Pehlevi Hanedanının ilk yenilikçi eylemlerinden olmuştur.

İran’ın Osmanlı İmparatorluğunu ordu konusunda örnek alması Safavilere kadar dayanmaktadır. “Çaldıran savaşı Safevilere göçebe geleneklerini sürdürmenin mümkün olmadığını askerî açıdan göstermiş, İran’da Osmanlı’daki devşirmeye benzer bir gulam ordusu kurulmuştur” (Akyol, 1999: 82).

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Osmanlı döneminde eğitilmiş idarî-askerî elitler aracılığıyla gerçekleşmiştir. Bu da Osmanlı modernizasyonun görece olarak başarılı olması anlamına gelmektedir. Modernitenin ortaya çıkışıyla eş zamanlı olarak hem Osmanlı, hem de Safeviler gerileme ve çözülme sürecine girmişlerdi. Dolayısıyla böylesi bir durumda rejimin bekası ve güvenliğini sağlamak için modernizasyon stratejik bir seçenek olarak bu imparatorlukların başvurduğu bir olgu olmuştur (Ghahramanpour, 2003: 223-223). Modernizasyonun Osmanlı ve Kacar hakimiyetlerine yönelik ilk etkilerinden biri toprak bütünlüklerinin tehdit edilmesiydi ve tehditlerin azaltılmasının tek yolu güçlü bir asker ve güçlü ordu yaratmaktı.

İran ve Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sırası veya savaş sonrasında bir türlü demokrasiye girişi tecrübe etmişler. Fakat her iki ülkede demokrasi tecrübeleri askerî darbelerle sonuçlanmıştı. İran’da devlet her zaman doğrudan toprağa malik olmuştur. Tüm ekilmeyen ve boş arazileri kendi mülkü olarak görmüştür. Çok ender ve seyrek bir biçimde küçük burjuvazi olmuştur. Toprak devlet tarafından farklı hizmetler karşılığında hibe (İkta) olarak devredilirdi. Tarım ve ekicilik İran’da, pazar ve ticaret ekonomisi amaçlı değil, belli bir geçim kaynağı olmuştur (Rajabzadeh, 2007: 119).

Orduda Modernizasyon Düşüncesi

Yurt dışına öğrenci gönderme olayı ilk defa Kacar döneminde Abbas Mirza ve Mirza Bozorg Kaim’in [2] çabalarıyla gerçekleşmiştir. Avrupa’ya öğrenci göndermeyi zorunlu kılan husus tarihsel şartların ortaya çıkardığı hususlardı. ‘’Finckenstein’’ antlaşması gereği Napolyon Gürcistan’ı İran topraklarına ilhak edeceğinin sözünü vermiş ve karşılığında kara yollarından Hindistan’a birlik yürütmesini istemişti. Bu işi gerçekleştirmek için General Guardian önderliğinde bir heyet, Avrupa tarzında İran ordusuna eğitim vermeye başlasa da, İran-Rusya savaşında Gürcistan’ı İran’a ilhak etme konusunda yardım etmeyerek İran’ı terk etmişlerdi. Guardian heyetinin İran’ı terk etmesi Avrupalılara ve onların antlaşmasına güvensizlik duygusunu yaratmıştır. İşte bu mesele Abbas Mirza ve Kaim Makam’da [3] Batı fen ve bilimlerini elde etmek için, öğrenci göndermek fikrinin oluşmasına neden olmuştur (Moradinejad ve Pajumshariati, 1975: 90-91).

İngiliz elçisi Sir John Malcolm Hindistan yoluyla İran’a gittiği zaman kendisiyle birlikte bir grup rütbeli asker de götürmüştür. Bu rütbeli askerler yeni ordunun oluşumuyla meşgul oldular ve Tebriz’de bir tophane kurdular ve Abbas Mirza’ya bu tophanenin aynen İngiliz tophanesi gibi olduğunu ibraz ettiler. Abbas Mirza inandı ve İngiliz rütbeli askerlerin kurduğu tophaneye güvenerek Rusları yeneceğini umut etti. Fakat Rus ve İngiliz’in gizlice Napolyon’a karşı birlikte komplo kurduklarından habersizdi. Ardından İngiliz elçisi tüm İngiliz müsteşarları ve askerlerine Abbas Mirza ordusunu terk etmelerini ve Rus savaşında destek vermemelerini emretti. Sonuçta Abbas Mirza 31 Ekim 1812’de Rus ordusuna yenik düştü ve İran savaşı kaybedince Gülistan ve Türkmençay antlaşmalarına boyun eğmek zorunda kaldı. Bu antlaşmalar neticesinde İran’ın kuzey bölgelerinden geniş bir arazi Rus topraklarına ilhak edildi (Moradinejad ve Pajumshariati, 1975: 92).

İran-Rusya savaşlarında Abbas Mirza’nın yenilgiye uğraması ve Fransızlar ve İngilizlerin sözlerine sadık kalmamaları Abbas Mirza’yı iki konu hakkında ciddî düşündürdü: Birincisi eski silah ve ordu düzeniyle modern savaşları kazanmanın nerdeyse imkansız olması ve ikincisi yabancı müsteşarlar ve askerî heyetlere güvenmemek gerektiği. Abbas Mirza son çare olarak ordu teknikleri ve diğer alanlarla ilgili Batı’ya öğrenci gönderme kararı aldı. Bu doğrultuda beş kişiden oluşan bir heyet; tophane, mühendislik, tıp, kimya, yabancı dillerle ilgili Batı’nın yeni teknoloji ve bilimlerini öğrenmek amacıyla öğrenci olarak gönderildi (Moradinejad ve Pajumshariati, 1975: 93).

Rıza Han’ın Orduyu Modernleştirme Çabaları

1921 darbesinden sonra Rıza Han, Seyid Ziya kabinesinde o dönem Savaş Bakanlığı olarak bilinen bakanlıkta yer aldı ve Seyid Ziya’dan sonra bütün kabinelerde yerini koruyan tek bakan oldu. Ülkedeki tüm ayaklanmaları bastırarak ordunun gücüne güç kattı ve profesyonel bir ordu inşa etme girişiminde başarılı adımlar attı (Katozian, 2002, 124).

Ulus-devlet modelinin kurulmasında Meşrutiyet ve meşrutecilerin parti ve meclis faaliyetlerinin başarısız olması, güçlü ve merkezî bir hükümete duyulan ihtiyaç konusunda toplu bir anlaşmaya yol açtı. Sonuç olarak, yeni düzen taraftarları, devlet kurma teşebbüsünde bulundular ve bu devlet mutlak ulus-devlet modeline en çok benzeyen bir yönetim oldu.

Rıza Han, ilk başta cumhuriyetçilik ve meşrutiyet konusunda hayal kırıklığına uğramış olan entelektüellerin yardımıyla egemenliğinin temellerini sağlamlaştırabildi ve artık onun eylemlerine karşı çıkacak bir güç olmadığına göre, mutlak ve monarşiye giden bir devletin temellerini attı. Bu görüşün savunucuları, yeni Rıza Şah hükümetinin en önemli işlevlerinden birinin ülke çapında güvenliğin geri dönmesi olduğunu ileri sürüyorlar. Teorik ve tarihsel bakımdan bu görüş pek savunulmamaktadır; çünkü geleneksel İran’ın siyasal yapılarına kıyasla Rıza Şah rejiminin siyasî yapısının daha istikrarlı olmasına rağmen, önceki padişahların güçlü ordu, modern bürokrasi ve sarayın geniş desteği olarak üç temele dayanmasına akrşın, bu temel modern dünyanın siyasal yapısıyla kıyasta özellikle Batı dünyasıyla çok da istikrarlı değildi. Birinci Pehlevi hükümeti zorlama ve zorbalık araçlarına sahip olmak açısından güçlü görünse de, baskı kurumu ve araçlarını sınıfsal yapı ve toplumsal statüde uygulamada sıkıntı yaşadığı için, zayıftı. Gerçekten de, baskının ve sosyal statünün yokluğuna dayanan Rıza Şah rejimi, temelde anti-güvenlik işlevine sahip olan İran krallığının en baskıcı rejimlerinden biri olarak görülüyordu. Nitekim, Rıza Şah’ın tüm askerî teçhizat ve modern ordusu kendi bireysel gücüne hizmet etmeye ve ülkenin genel güvenliğiyle tam bir çatışmaya girmişti. Bir devletin güvenliği ve hayatta kalması, insanların güvenliği ile zıt olursa, güvenlik yaratamaz. Belki kendisi en büyük güvensizlik kaynağıdır. Bu temelde, Rıza Şah rejiminin yapısı bir prensip olarak, güvenlik sağlamazdı (Ranjbar, 2004: 17).

Rıza Han’ın yaptığı ilk yenileşme orduda gerçekleşti. O, kendi gücünü arttırmanın yolunu ordunun gücünü arttırmakta görmekteydi. Orduda yenileşme Rıza Han dışında birçok aydının da isteğiydi. Rıza Han’ın orduda yenileşmeye başvurması siyasî iktidarı ele geçirmek amacıyla gerçekleşmekteydi. Rıza Pehlevi istikrarın sağlanmasını ordunun güçlendirilmesinde görmekteydi.

Sonuç

Kuşkusuz İran’da Batı’nın tersine ilk modernizasyon ithal yoluyla elde edilmeye çalışılmış ve kabullendikten sonra yavaş yavaş moderniteye doğru hareket başlamıştır. İran’da modernizasyon ilk olarak orduda Abbas Mirza döneminde (1789-1832) başlamıştır. Fakat siyasal güç alanındaki dönüşümler Meşrutiyet Hareketiyle (1906) gerçekleşmiştir. Bu dönemde Batı değerleri ve İran’ın geleneksel değerlerinin birbirinin karşısında yer alması, doğal bir süreçti. İran’da modernleşme hareketi halk tabanına sahip olmadığı için hep kısır kalmıştır. Nitekim bu hareketin askerlerden ve ordudan başlaması bir kültürden ziyade bir dayatmaydı. Hem Kacar, hem de Pehlevi Hanedanlarında ordu ve askerin güçlenmesinin istikrarın sağlanmasında önemli olduğu fikri yaygındı. Hatta Pehleviler ordunun modernleşmesinin demokrasi getireceğini iddia ediyorlardı. Araştırmacılar ve aydınlar tarafından sorulan bir soru vardır; neden İran halkı 100 yıla aşkın bir süredir özgürlük ve demokrasi için çabaladığı halde, cumhuriyet rejimi altında bile bu amaçlara ulaşmaktan aciz kalmıştır?

Dipnotlar

[1] Abbas Mirza küçük yaşta Tebriz genel valiliğine atanmış ve daha sonra Kaçar Hanedanı’nın veliahdı olmuştur.

[2] – Sadrazam Kaim Makam Ferahani’nin babası ve Abbas Mirza’nın Azerbaycan’dan sorumlu veziri olarak görevdeydi.

[3] – Fethali Şah’tan sonra gelen Muhammed Şah’ın Sadrazamlığını yapmıştır.

Kaynakça

Abrahamian. Y (2001), İki Devrim Arasında İran,  Çev: Ahmad Golmohammadi, Ney Yayınları, Tahran.

Adamiat. F (1982), Emir Kabir ve İran, 1. C, Kharazmi Yayınları, Tahran.

Akyol. T (1999), Osmanlı ve İran’da Mezhep ve Devlet, Doğan Kitap, İstanbul.

Atabaki. T, Zürcher. E (2012), Düzen Adamları: İran ve Türkiye’de Tepeden Modernizasyon, Ghoghnoos Yayınları, Tahran.

Foran. J (2004), İran’da Toplumsal Değişim Tarihçesi, Çev: Ahmad Tadayon. Rasa Yayınları, Tahran.

Ghahramanpour. R (2003), Türkiye ve Avrupa, Faslnameye Motaleate Khavar Miyaneh, Sayı: 3, Tahran.

Ghaninejad. M (1998), İran’da Ceditçilik ve Gelişme, Markaz Yayınları. Tahran.

Katozian. M (2002), İran’da Devlet ve Toplum – Kaçar’ın Çöküşü Pahlavilerin İstikrarı, Çev. Hasan Afşar, Markaz Yayınları, Tahran.

Moradinejad. H, Pajumshariati. P (1975), Kaçar ve Pahlavi Döneminde Yurtdışına Öğrenci Gönderme, Motaleate Jameshenasi, Doreye Ghadim. Sayı: 4, S: 90-115, Tahran.

Pourahmadi. H ve Fevzi. T. Y (2004), İran’da Reform Söylemi, Sazmane Basij Asatid, Tahran.

Rajabzadeh . A (2007), Toplumsal  Tabaka ve Demokrasi, İran Sosyoloji Dergisi, Sayı 30, S 112-141.

Ranjbar. M (2004), Rıza Han Emniyeti, Zamaneh Dergisi, Sayı 24, Tahran.

İbrahim Ramazani – Tebriz Araştırmaları Enstitüsü Uzmanı

Bu yazıyı paylaşın

Benzer Konular

TAHRAN ABD’NİN PETROL AMBARGOLARIYLA NASIL BAŞ EDECEK?!-TAHA KERMANİ

ABD’nin Avrupalı müttefikleri ve ülke içinde anlaşmaya destek verenler, büyük çabalara rağmen Başkan Donald Trump’ı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir