İçeride Gerileyen, Dışarıda Yayılan İran’ı Nasıl Bir Kader Bekliyor?- Ümit Baykara

tebaren | 13:01 - 29.11.2017

İran’da yaşanan iç ve dış gelişmeler, ülkenin yakın gelecekte nasıl bir kadere doğru yol aldığı hakkında çeşitli varsayımlar ortaya koymaktadır. İran İslâm Cumhuriyeti üzerindeki uluslararası baskılar, ülkedeki meşruiyet krizi ve yönetimdeki çekişmeler; İran’ın geleceğiyle ilgili bunalımlarla dolu bir dönem vaat etmektedir.

1979’da Ortadoğu’nun kalbinde gerçekleşen İran İslâm Devrimi’nin bölgedeki etkileri günümüze kadar tartışılagelmiştir. İran’da neden İslâmî devrim gerçekleştiğine dair sorulara araştırmacıların verdiği çeşitli yanıtlar, çeşitli tezlerin ortaya konulmasına neden olmuştur. Bu tezler, İran devrimini o günkü iki kutuplu dünyanın sağ ve sol emperyalizmine karşı üçüncü yol teorisinden süper güçlerin desteklediği komplo teorisine kadar geniş yelpazede dile getirilmiştir.

1979’dan günümüze kadar devam eden bir süreçte İran İslâm Devrimi ülke içi ve ülke dışı olarak iki farklı süreçle gelişmiştir. Ülke içinde devrimin ilk günlerine kıyasla rejimin meşruiyeti azalmış ve ülke peş peşe meşruiyet krizleriyle sarsılmıştır. Ülke dışında ise giderek etkisini genişleten bir İran karşımıza çıkmaktadır. Kimilerine göre yakın gelecekte İran, uluslararası baskılara taviz verip ulusal çıkar merkezli bir devlet haline gelecektir. Kimilerine göre de rejimin içindeki tartışmalar, ülkede iktidar boşluğuna yol açıp ülkeyi iç çekişmelere götürecektir.

İran İslâm Devrimi’nin geleceğiyle ilgili yapılan birçok araştırma, Crane Brinton’un “The Anatomy of Revolution” (Devrimlerin Anatomisi) teorisi üzerine kurgulanmıştır. Tarihteki dört büyük devrimin anatomisini inceleyen Brinton, bütün devrimlerin devrim öncesi değerlere geri döneceklerini ileri sürmüştür. İran İslâm Devrimi’ni Brinton teorisiyle incelemeye çalışan bütün araştırmacılara göre sonunda İran, sözünü ettiği ideal ve değerlerden geri oturacaktır.

İran tarihindeki toplumsal ve siyasî hareketlerin anatomisini inceleyen Davud Mehdevizadigan, “Çağdaş İran’da Halk Hareketlerinin Normalleştirmesi” kitabında çağdaş İran’daki bütün halk hareketlerinin sonunda normalleştiğini ve devrimci psikolojiden arınarak dünyevî değerlerle kurumsallaştığını savunmuştur. Aynı düşünceyi Menuçehir Muhammedi İran devriminin yakın geleceğiyle ilgili yaptığı “İslam Devrimin Küresel Yansımaları” araştırmada savunmuştur.

Yapılan araştırmaların birçoğu, İran devriminin devrimci psikolojiden arınarak akılcı yöntemlere eğileceğini öngördüğü bir ortamda İran İslâm Cumhuriyeti yöneticileri özellikle Devrim Muhafızları Ordusu generalleri bu geleceğe mahkûm bırakılmamak için anti tezler üretmeye çalışmışlardır. Yani, bilimsel çalışmalardaki etkin faktörler dikkate alınarak devrimin normalleşmesini sağlayan faktörlere operasyonlar yapılmıştır ve yapılmaya devam edilmektedir.

İran’ın siyasî geleceğini belirleyen varsayımlar, İslâm Devriminin felsefesinin varoluş ilkeleri ve gelecekteki gelişmelerin niceliği, devrimin karşısındaki pratik sorunlar ve küresel düzendeki gelişmelerin etkisi olarak üç etkenin karşılıklı etkileşimiyle şekillenmektedir.

1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin temelinde İslâmî ideoloji olmuştur. Bu ideolojinin temeli, siyasî maneviyat yani her şeyin İslâmîleşmesi ve kültür, ekonomi, toplum ve siyasî yönetime Şia’nın Esna Eşeri kolunun fıkhıyla yakınlaşmak olarak belirmiştir. İran’ın yakın siyasî geleceğinin karşı karşıya olduğu en önemli sorun kimlik tartışması olacaktır. Toplumun siyasal İslâmî yöntemlerle idare edilemeyeceği gerçeği, yöneticileri sistem değişikliğine götürüp laik değerler merkezli kuvvetler ayrılığına dayanan devlet türüne geçiş, İran’ın kaçınılmaz yakın geleceği gibi görünmektedir. Yöneticiler laikleşme reformunu sürece dahil etmediği takdirde, bu sürecin halkın dayatmasıyla gerçekleşeceği öngörülmektedir. Nasıl ki İran’ın toplum ruhu, 1979 devriminde sağ ve sol emperyalizmine karşı isyanda İslâmî fıkhı üçüncü yol olarak seçti bu kez kuvvetler ayrılığı temelinde laik bir devlet için ayaklanıp yöneticileri bu geçişe zorlaması İran’ın yakın siyasi geleceğiyle ilgili en kuvvetli kanıdır.

İran’ın laik bir sisteme geçişinin kaçınılmaz olduğunu düşünenler İran’daki değişimi hızlandıracak iki katalizör üstünde durmaktalar; uluslararası baskı neticesinde devlet sorumluların geri oturtmaktan başka çaresi kalmayacağı ve Ayetullah Hameneyi vefatı sonrası İran’da oluşacak birleştirici gücün boşluğu ve iç çekişme.

1979’dan günümüze İran’ın uluslararası ilişkilerde kullandığı ideolojik söylem birçok ülkeyi korkutmuştur. İran yöneticilerinin dilinden düşemeyen cihat, Allah adaletini yeryüzüne hâkim kılma ve İslâmî Devrimin ihracı, uluslararası camiayı İran’a karşı tavır almaya zorlamıştır. İran’ın kullandığı söylemde bu ağır ideolojik saldırılara ek olarak nükleer ve balistik füze çalışmaları korkuları çoğaltmıştır. İran karşıtı ülkeler İran’ın bu kışkırtıcı söylemini, Ortadoğu’daki milis ihracını ve illegal örgütleri desteklemesini kullanırken İran’a baskı uygulamaktadır. İran rejimi ise bu baskıları kendi iktidarını devam ettirme noktasında kullanmaktadır. Dış tehdit ve düşman korkusunu bahane ederek ülkede baskıcı yöntemler kullanılmaktadır.

Bu baskıların İran içinde olan en önemli etkisi, İran halkının Vilayeti Fakih Teorisi’ne inancını kaybedeceği olacaktır. İran’da oluşan ekonomik, etnik, toplumsal ve siyasî krizlerden halk, Valiye Fakihi sorumlu tutacaktır. Bu arada Ayetullah Hameneyi’nin karizmatik liderliği dikkate alınırsa, Vilayeti Fakih’e karşı oluşacak başkaldırıların, Hameneyi’nin vefatı sonrası gerçekleşeceğine artık kesin gözle bakılmaktadır. Vilayeti Fakih teorisiyle ilgili teorik çalışmaları okuduğumuzda hem özgürlük hem adalet, hem İslâmî şeriat hem demokrasiyi bir yerde toplama çabası görünmektedir. Bütün kabul görünür kavramları bir yere toplayarak hem İslâmî şeriata uygun hem demokrasiye aykırı olmayan bu teori pratikte diktatörlük, mollaların monarşisi, özgürlüklerin ihlali ve adaletsizlikle sonuçlanmıştır.

İran’ın laiklik merkezli geleceğine karşın iki alternatif gelecek türü öngörülmektedir. Birincisi Devrim Muhafızları Ordusu’nun ülkeyi Ortadoğu’nun Kuzey Kore’si haline getirmesi yönündeki darbe planı, ikincisi İran’daki etnik ve kimlik merkezli bağımsızlıkçı hareketlerin güçlenmesi. Bu iki durumuna düşmemek için İran’ın önündeki tek seçenek devlet idarecilerinin ılımlı şekilde reformlar gerçekleştireceği olabilir. Ancak İran’ın devlet yapısında Devrim Muhafızları Ordusu gibi bir askerî oluşumun, ülkenin bütün güç kaynaklarını kendi tekeline geçirmesi bu ılımlı reforma karşı en büyük engeldir. Öyle ki Devrim Muhafızları Ordusu generallerinin izni olmadan herhangi bir ciddi değişimin İran’da yapılması mümkünsüz görünmektedir.

Devrim Muhafızları Ordusu’nun İran’daki etkinlik derecesi dikkate alınırsa İran’ın yakın siyasî geleceği için karamsar bir tablo çizilmektedir. Bu karamsar tabloya göre İran’ın yakın siyasî geleceğinde dış yaptırımlar neticesinde işsizlik, enflasyon ve ekonomik sorunlar artacaktır. Bu sorunlar halk içinde memnuniyetsizliğe yol açarken sosyal medyada pompalanan rejim karşıtı faaliyetler halk ve rejim arasında mesafeyi çoğaltıp ayrışamaya neden olacaktır. Ülkede herhangi bir ciddi değişim beklenmediği bir ortamda Hameneyi’nin vefatı, ülkenin dönüm noktası olacaktır. Bu durumda Devrim Muhafızları Ordusu’nun darbe yapacağı İran’daki en yaygın kanıdır. Ancak Kum merkezli bazı Ayetullah’lar bu darbeye ne diyecekler sorusu ise darbeyi engelleyebilecek tek ümit kaynağıdır. Daha önce Reformistlerin halk içindeki meşruiyetinin bu darbeyi engelleyebileceği kanısı yaygın olmuştur. Ancak peş peşe reformist kesimin hataları bu akımı halkın gözünden düşürmüştür. Reformistlerin devlet içinde olan etkinlikleri 2009 Yeşil Harekâtı olaylarından sonra zayıflamıştı. Reformistlerin en büyük yanlışı ise Tahran’la sınırlı kalıp çevre bölgeleri etnik milliyetçi gruplara bırakmaları olmuştur. İran içindeki bugünkü reformistlerin artık Devrim Muhafızları Ordusu darbesini engelleyebilecek güçte olmadıkları herkesçe bilinmektedir. Öte yandan toplumun düştüğü durum, Kum’daki bazı Ayetullahlar içinde de her ne kadar endişeye yol açsa da İslam Fedaileri geleneğinden gelen Ayetullah Hameneyi’nin ekibi, Kum’u etkisizleştirmeye çalışmıştır. İran’da toplumsal sınıf haline geldikleri günden beri halkın finans desteğiyle kendi müesseselerini idare eden mollalar, Hameneyi döneminde devletleşmiş ve devletten maaş alan elemanlar haline gelmişlerdir. Bu arada her ne kadar basit bir tez olarak gözükse de, Devrim Muhafızları Ordusu’nun darbesine meşru zemin hazırlayan ortam, İran’ın başka bir ülke – özellikle İsrail ya Suudi Arabistan – ile savaşa girmesi ihtimalidir. Böyle bir durumda savaş bahane edilerek ülkede tam anlamıyla dikta rejimi kurulacaktır. Bölgedeki yaşananlarda bunun en açık göstergeleridir.

Bazı İranlı analistler, Suudi Arabistan ve İran arasındaki balistik füze krizini İran-Irak savaşı öncesi İran’ın havan mermilerinin Irak topraklarını ihlalleriyle kıyaslamışlardır.

İran-Irak savaşının başlama gerekçeleri incelendiğinde, İran tarafından Irak topraklarına atılan havan mermilerinin önemli bir payı olduğu bilinmektedir. Küçük çaplı sınır ihlalleriyle başlayan bu süreç, İran-Irak arasında sekiz sene sürecek savaşla sonuçlanmıştır. Husiler’in Suudi Arabistan topraklarına fırlattıkları balistik füze ise İran-Irak savaşı öncesi havan mermilerle kıyaslanmıştır.

İran’da aşırı çevrelerin desteklediği bu eyleme, ılımlı ve reformist basın karşı çıkmıştır. Peki, neden güç kaynaklarını tekellerinde tutan aşırı gruplar uluslararası normları dikkate almaksızın İran-Suudi Arabistan’ı savaş eşiğine götürebilecek bu tür eylemleri destekleyip kışkırtıcı söylemlerle öne çıkmaktadırlar?

1979 İran devriminin ilk yılları, Vilayeti Fakih teorisinin otoriterleşmesine karşı çıkan grupların tasfiyesiyle geçmiştir. İlk tasfiye girişimi, devrim öncesi ABD destekli ılımlı İslamcılara yönelik yapılmıştır. Ardından devrim öncesinde Muhammed Rıza Şah’la etkin mücadele eden sol gruplar ve halk mücahitleri tasfiye edilmiştir. Bütün bu tasfiyelerin dönüm noktası ve İran’da tam bir otoriter sistemin oturtmasının meşru zemini, İran-Irak savaşı esnasında kurulmuştur. Devrimin kurucu lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni, İran-Irak savaşının ilahi nimet olduğunu söylemiştir. Çünkü İran-Irak savaşı, rejim muhaliflerini toplu idamlara götürmeye meşru ortam yaratmış, birçok rejim muhalifi solcu genç hapishanelerde yargısız infaz edilmiş ve o günden itibaren Ayetullahların gölgesinde korku imparatorluğu İran’a hâkim olmuştur.

İran’daki mevcut durumu, İran-Irak savaşı öncesi dönemle kıyasladığımızda ülkedeki birlik ve beraberlik hissinin nerdeyse yok denecek seviyeye kadar indiği görülmektedir. Peş peşe yapılan protestolar, ülkedeki ekonomik sıkıntılar, özgürlüklerin bastırılması ve modern dünya ile uyum sağlamak isteyen ve modern tarihteki peş peşe gerçekleşen devrimlerden yorulan bir toplumun karşısına, devrimin yayılmacı söylemleriyle devam etmek isteyen muhafazakar bir kesim dikilmiştir. Kutuplaşan İran’da yöneten-yönetilen arasında meşruiyet krizi yaşanmaktadır. Bu meşruiyet krizini geçici çözümlemelere kavuşturan etken ise, hala ülke lideri konumunda bulunan Ayetullah Hameneyi’dir. İşte İran’ın önünde bulunan en büyük sorun, Ayetullah Hameneyi sonrası ülkede yaşanabilecek istikrarsızlıktır.

Ayetullah Hameneyi sonrası İran’ı kim yönetecektir ve hangi Ayetullah, mafya örgütlemesi halini alan Devrim Muhafızları Ordusu generallerini bir arada tutabilecektir? Hala halkın oyuna önem veren Kum merkezli Ayetullahlar, Ayetullah Hameneyi sonrası İran’a nasıl bakacaklardır? Şii hilali Hameneyi yerine oturacak kişiyi lider olarak kabul edecek mi? Bütün bu soruların yanıtı, İran’ın yakın gelecekteki kaderini belirleyecek olan yanıtlardır. 

İran’daki iflas etmiş devlet işleyişi, toplumun ruhundaki değişimler ve uluslararası konjonktür incelendiğinde, İran’da altyapısal değişimler olmadan geçici reformlar kesinlikle çözüm potansiyeline sahip değildir. İran ekonomisi yaptırımlar neticesinde kısa sürede kendini toparlayıp halkın refah oranını yükseltecek altyapıya da sahip değildir. Özgürlük ise söz konusu dahi olacak bir kavram değildir. Çünkü az bir özgürlük ortamının oluştuğu taktirde Devrim Muhafızları Ordusu kışlalara geri dönmek zorunda kalacaktır. Oysa Ahmedinijad’ın “Kaçakçı Kardeşlerimiz” dediği Devrim Muhafızları Ordusu generalleri buna katlanacak psikolojide değiller.

Böyle bir ortamda Ayetullah Hameneyi de vefat ederse İran’da dahilî birliği ne gibi şeyler sağlayabilir? Muhakkak ki, İran’ın 1979’dan beri elinde tuttuğu dış tehdit kartı en etkin karttır. Bunun için Hameneyi sonrası senaryolarda İran-Suudi Arabistan savaşı, Devrim Muhafızları Ordusu generalleri için ilahi nimet olabilir. Öyle bir ilahi nimet ki bu, darbe yapılırsa meşru görülür, karşı çıkılırsa Suudi Arabistan kuklaları olunması bahanesiyle yargısız infazlara götürür.

Ümit Baykara- Tebriz Araştırmaları Enstitüsü Uzmanı

Anahtar kelimeler: