Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (VI. Bölüm: Daniel Benjamin)

tebaren | 11:39 - 16.10.2017

16 Ekim 1961 tarihinde doğan Daniel Benjamin, Amerikalı diplomat ve gazetecidir. 1983 yılında Oxford New College`den Felsefe, Siyaset ve Ekonomi (PPE) bölümünden mezun olmuştur. Daniel Benjamin, Harvard Üniversitesi’nden lisans derecesinde yüksek akademik başarıyla mezun olmasının dışında, Oxford Üniversitesini de  Marshall bursu ile bitirmiştir. Çalışma hayatına gazeteci olarak başlayan Benjamin’in Wall Street Journal’de Almanya büro şefliği görevinde bulunmuş, Time dergisinde ise Almanya muhabirliği görevini yürütmüştür. Sunil Sivanand liderliğinde Kuveyt’te Aramiceyi korumak ve canlandırmak için dünyanın ilk Aramice kelime işlemci yazılımının geliştirilmesi projesinde 1986 -1987 yılları arasında sponsor olarak yer almıştır.  

1994 – 1999 yılları arasında Başkan Clinton’un ekibinde dış politika ile ilgili metinlerin yazımıyla birlikte özel asistanlık görevlerinde bulunmuş, Ulusal Güvenlik Konseyi’nde de görev yapmıştır. Daniel Benjamin, Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nde Uluslararası Güvenlik Programı’nın üst düzey üyelerinden biridir. Aralık 2006’dan Mayıs 2009’a kadar Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Merkezi`nin Direktörü ve Brookings Enstitüsü’nde Dış Politika Araştırmaları`nın üst düzey bir üyesi olarak görev yapan Benjamin, 2009 yılından 2012`ye kadar Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nda Terörle Mücadele Koordinatörü olarak serbest elçi (ambassador-at-large) konumunda çalışmalarını yürütmüştür. Bu pozisyonda iken Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın terörle mücadele ekibinde baş danışmanlık görevini yerine getirmiştir. Benjamin’in bu baş danışmanlık görevi, terörle mücadelede en uzun süre görev yapan koordinatör olarak görünmektedir. görev süresi boyunca onun yönetiminde olan bu merkez, terörle mücadele Koordinatör Ofisi`nden Terörle Mücadele Bürosu`na yükseltilmıştır.

Daniel Benjamin ağırlıklı olarak terörizm, ABD dış politikası ve uluslararası meseleler üzerine yazılar yazmıştır. Dış İlişkiler Konseyi`nin Arthur Ross ödülünü kazanmış olan “The Age of Sacred Terror” (Floris Books, 2002) kitabının eş yazarı olan Benjamin’in diğer yazarla almış olduğu bu ödül uluslararası ilişkiler üzerine bir çalışmaya verilebilen en büyük Amerikan ödülüdür. Bu kitap ayrıca New York Times’ın vurguladığı kitaplar arasında yer almasının dışında, The Washington Post tarafından 2002 yılının  en iyi kitabı olarak seçilmiştir. Eser, El Kaide’nin ve dinî motivasyona sahip terörizmin yükselişini ve Amerika’nın bu tehdide karşı karşı koyma çabaları üzerine yapılan bir çalışma olarak görünmektedir. Kitapta, 13. yüzyıldaki Bin Taymiyya’dan, el-Wahhab’a (Vahabbiliğin ‘in 18. yüzyıldaki kurucusu), Bin Ladin’e kadar İslamcı siyasî düşünce tarihi gözden geçirilmiştir. Benjamin ve diğer yazar Steven Simon’ın gözlemlerine göre, “El-Kaideci inanç sisteminin İslamî öğretilerden düzenli bir şekilde ayrılması mümkün değildir çünkü bu düşünce – zarar verici bir şekilde – temel İslamî fikir ve ilkeler üzerine inşa edilmiştir.” Kitabın ikinci yarısı, Batının cevabını özetlemektedir. Ellen Laipson, kitabın değerlendirmesinde yazarları çalışma ve metodolojileri için övmüştür Benjamin, ile birlikte The Age of Sacred Terror (Random House, 2002) kitabını yazmıştır. Benjamin ve Simon, The Age of Sacred Terror kitabının ardından, The Next Attack: The Globalization of Jihad (Hodder & Soughton (in Britain), 2005) kitabını yayınlamışlardır. Bu kitap, Bill Clinton tarafından büyük övgü almıştır. Daniel Benjamin’in eş yazarı olduğu bir diğer eser, “The Next Attack: The Failure of the War on Terror and a Strategy for Getting it Right” (Times Books, 2005) adlı kitaptır. Bu kitap da The Washington Post ve The Financial Times tarafından yılın en iyi kitaplarından biri olarak seçilmesinin akabinde Lionel Gelber ödülü finalistlerinin içinde yer almıştır. Daniel Benjamin ayrıca “Europe 2030” (Brookings Institution Press, 2010) ve “America and the World in the Age of Terror: A New Landscape in International Relations” (Center for Strategic & International Studies, 2005)adlı eserlerin de editörlük görevini yürütmüştür.

Foreign Policy`de yayınlanmış olan bir makalede Daniel Benjamin, İran`ın Amerika Birleşik Devletleri`ne karşı bir terör dalgası ortaya çıkarma ihtimali konusunda tespitlerde bulunmuştur:

“Senator Chunk Schumer, İran ile nükleer anlaşmaya karşı olduğunu açıklarken, İran`ın yakın bir gelecekte an az 50 milyar dolar alacağı ve şüphesiz bu paranın bir kısmını da Ortadoğu bölgesinde ve belki de ötesinde daha fazla sorun yaratma çabalarını arttırmak doğrultusunda kullanacağından endişelendiğini söylemiştir. Schumber, İran`ın ambargolardan kurtulması sonucunda elde edeceği parayı terörü yaymak için harcayacağını öngörmüştür. Geçen hafta David Brooks da New York Times`daki köşe yazısında İran’ın elde edeceği 150 milyar dolarlık bir miktarı, bölgede terörü yayma amacıyla harcayacağını yazmıştı. Bu düşünce, aslında eski CIA Direktörü Mike Hayden tarafından açıklanmış ve bazı millet vekilleri tarafından tekrar edilmiştir. “Anlaşmanın kaçınılmaz sonuçlarından birisi, İran`ın başka şeyler yapmakta (terörde) güçlenmesi olacaktır ve bu sonuç, Amerika Birleşik Devletleri’ne Ortadoğu’da ve Fars körfezi bölgesinde büyük bir hayal kırıklığı yaşatacaktır.” Senator Mark Krik de bu konuda endişelerini Daily Beast ile yaptığı bir röportajda dile getirmiştir: “Ambargoların kaldırılması durumunda raporlara göre, İran 150 milyar dolarlık bir para kazanacak olursa, İran bu parayı ABD, İsrail ve onların müttefiklerini hedef alan terör eylemlerini desteklemek için harcayacaktır.” Texas  Cumhuriyetçi senatörü Ted Cruz da “Barack Obama yönetiminin dünyada İslamî terörizmi destekleyen ve finanse eden en büyük hükümet” olduğunu söylemiştir.

Gerçekten de, bu nükleer anlaşmanın rekor seviyede terör saldırılarıyla sonuçlanacağı iddiası çok sık şekilde söylenmektedir fakat bu söylenti Beyaz Saray tarafından beklendiği gibi karşılanmamaktadır. Ancak bu eleştiriler, nükleer anlaşma tartışmalarını etkileyecek kadar önemlidir. İran dünyada terörü destekleyen devletlerin başında gelmektedir. Tahran destekli görevliler son yıllarda Kenya, Hindistan, Azerbaycan ve Kıbrıs gibi farklı yerlerde terör suçlamalarıyla tutuklanmışlardır. Amerika`nın Ortadoğu’daki müttefikleri, İsrail’den körfez monarşilerine kadar, İran’ın terörizminden ve hükümetleri devirme tehlikesinden korkmaya başlamışlardır. Bu yüzden de, Amerika, onları (müttefikleri) rahatlatmak için, her hangi bir anlaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bakılmaksızın, İran komplolarına karşı ihtiyatlı davranmaya devam etmelidir. ABD yönetiminde olanların iddiasına göre ambargoların kaldırılması durumunda Tahran`ın kasasına 60 milyar dolar, muhalefete göre ise 150 milyar dolar para girecektir. Ancak bunun İran tarafından bir terör dalgası başlatılmasına sebep olup olmayacağı tartışmaya açık bir konudur.

Birinci soru şu ki, anlaşma gerçekleşirse terörü tırmandırmak Tahran için makul bir yol mudur? Evet. İran hali hazırda da Suriye`de Beşar Esad rejimini ve Hizbullahı, Irak`taki Şii milisleri ve Yemen`deki Husileri desteklemek için ciddi miktarda para harcamaktadır. Biz İran`dan bu faaliyetlerini azaltmasını bekleyemeyiz. Tahran, bunların kendi öncelikleri arasında yer aldığını açıklamıştır ve ambargoların kaldırılması sonucu kurtarılan parayı da bunun ve başka istenmeyen çabaların doğrultusunda harcayacağı şüphesizdir. Üstelik Yüce lider Ayatullah Hameneyi, 5+1 ülkeleri ile anlaşmaya vararak muhafazakarları hayal kırıklığına uğrattıktan sonra, onların anlaşmaya karşı çabalarını telafi etmeye çalışabilir.

Ancak, CIA`in Kongrede gizli bir brifingi olarak geçen ay Los Angeles Times`da yayınlattığı rapora göre (Bakınız: Latimes: Iran unlikely to spend most of its post-sanctions funds on militants, CIA says), İran bu parayı radikalleri desteklemek için harcamayacaktır. Ancak bu açıkça küçük bir azınlığın görüşüdür.

İkinci soru olarak, İran bu paraları özellikle ABD karşısında teröre destek vermek için kullanıp, nükleer anlaşmayı tehlikeye düşürebilir mi?

Bu durumda Tahran, ABD`yi bu saldırıların İran tarafından yapıldığına inandırmalıdır. Veya bu nükleer anlaşmayı korumak Washington yetkilileri açısından o kadar önemli hale gelmelidir ki bu terör saldırılarına göz yumsunlar. İkincisi o kadar olası gözükmüyor. Birincisine geldiğimizde ise, İran geçen 20 yılda Amerika Birleşik Devletleri`nin istihbaratının her bir saldırı için açıklama bulma kapasitesine saygı duymuştur. Bu yüzden ikinci ihtimal da o kadar olası gözükmemektedir.

Tahran, 1996`da Suudi Arabistan`ın Khobar Kuleleri`ni bombalaması sonucunda 19 ABD havacısının öldüğünde, ABD`nin istihbarat gücünü anlamıştır. O saldırının, İran tarafından desteklenen ve yönetilen Suudi Arabistan, Hizbullah ve İran için vekaleten savaşan Lübnan Hizbullahı tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştır. Anlaşıldığı kadarıyla amaç, Amerika Birleşik Devletleri güçlerini Arap Yarımadasından geri çekilmeye zorlamaktı.

Bombardıman o zamana dek kullanılmış olan en büyük bombalı araç ile gerçekleştirilmişti ve ölenlerin bir çoğu uçan cam parçalarının çarpması sonucunda param parça olmuşlardı. Bu olaydan sonraki dönemde, ABD İran`ın bu olayın arkasında olduğuna dair ipuçları geliştirmeye çalıştı. Bu olayın İran ile bağlı olduğunu ispatlamaya çalışan müfettişlerin çabaları, Suudi Arabistan`ın delilleri ve tanıkları vermeyi reddetmesinden dolayı sonuçsuz kaldı. Suudi yetkililer, bunu ABD`nin intikam alışının, bölgedeki istikrarı bozacağı korkusuyla vermemiş ve böylelikle İran askerî bir operasyondan kurtuldu. Ancak bu olaydan sonra Amerika`ya saldıran hiç kimse, ABD tespitinden kurtulamamıştır. Kısacası İranlılar o günden beri doğrudan ABD’ye karşı terör saldırıları yapmaktan caydırılmışlardır – Irak’taki Şii milisler ve Afganistan’daki Taliban gibi Amerikan birliklerine saldıranlara destek olmaktan kaçınmamaktadırlar. Yani, Khobar, Amerika Birleşik Devletleri’nin karşılaştığı devlet destekli terör saldırıların terörizmin ana biçimi olduğu bir dönemin doruk noktasıydı. O dönem 1980’li yıllarda, Hizbullah`ın ABD Beyrut büyükelçiliğine ve deniz kışlasına saldırısıyla başlamıştı ve bu grubun (Hizbullah`ın) ve diğer İran destekli saldırganların dünyanın her yerinde gerçekleştirdikleri çok sayıda adam kaçırma ve cinayeti ile devam etmişti. 1996 saldırısından (Khobar) bu yana İsraillilere yönelik İran destekli terör saldırılarında az sayıda Amerikalı yakalandı ve öldürüldü, ancak özellikle Amerikalı hedefler vurulmadı.

İran`ın son yıllardaki tek komplo girişimi başarılı bir şekilde gerçekleşseydi terörizm tarihinin en garip terör eylemi olacaktı. 2011 yılında, Manssor Arbabsiar isimli bir İran asıllı – Amerikan vatandaşı, Suudi Arabistan elçisini Washington’da öldürmek için bir Meksika uyuşturucu kartelini ayarlamaya çalışma gerekçesi ile tutuklandı. Plan, muhtemelen çok sayıda Amerikalı’nın yemek yiyeceği Washington’daki bir restoranını patlatmaktı ve suikast, İran Devrim Muhafızları Birlikleri tarafından düzenlenmişti.

Suikast, bir komediye dönüştü. Suikastı gerçekleştirmek için araç satıcısı, bir ABD muhbiri olan uyuşturucu kaçakçısına yaklaştı. Bazı ABD’li terör uzmanları, İranlıların bu ahmak suikast girişimi için hala şaşkınlık içerisindeler.

Arbabsiar komplosu ders verici bir olaydır. Çünkü bu girişim 2011 – 2012 yıllarında, İran nükleer meselesinin çıkmaza girdiği dönemde, askerî  eylemle sonuçlanabilecek yeni terör dalgası tehditlerinin belki de en büyük olduğu dönemde yapılmıştı. Bu süre zarfında, birkaç İran ve Hizbullah suikastı akamete uğratıldı (Bunlardan en önemli olanları Kıbrıs ve Tayland’da idi) ve Hizbullah, Bulgaristan’ın Burgas kentindeki havaalanındaki bir otobüsü bombayla patlatıp beş İsrailli turisti ve şoförü öldürdü.

O olaylar Avrupa Birliği’nin sonunda Hizbullah’ın askerî kanadını yasaklamayı başardığı için ABD açısından çok değerli değildir. Amerikan istihbaratının İranlı teröristlere karşı başarılı olması ve İran`ın ABD ile müzakereye istekli olması, sonunda Tahran`ı vazgeçmeye razı hale getirebilmişti. Bu da, Amerikalıların İran`ın bölgedeki gayri meşru çabalarını bastırmakta başarılı olmasına başka bir açıklamadır.

Beceriksiz olup olunmadığına bakılmaksızın, İran`ın yaptığı bu suikastlara hiç bir mazeret yoktur. Ancak, İran devlet terörizminin yeniden canlanması söz konusu olunca, bu tip devlet destekli terör eylemlerini el Kaide ve Cihatçı halefleri ile kıyasladığımızda,onlardan daha küçük olduğunu ve onlar kadar felaket getirici olmadığını söyleyebiliriz. Büyük ölçüde öldürmeyi hedeflemek yerine, İran’ın terör  saldırıları her zaman daha küçük ve daha dikkatli bir şekilde ayarlanmıştır. Böylece düşmanları bu saldırıları askerî misilleme ya da geri çekilme savaşı için gerekçe olarak kullanamazlar. Kısmen de olsa Amerika`nın İran destekli terör eylemleri karşısında ciddi tepkiler göstermemesi, saldırıların küçük bir mahiyette olmasından dolayı olabilir. İki tarafın da yetkilileri,11 Eylül’de ciddiye aldıkları kadar, bu terör eylemlerini üst düzey bir konu olarak dikkate almıyorlardı. Ancak el Kaide gibi devlet destekli olmayan terörist yapılanma, modern terör paradigmasını değiştirdi.

İran`ın gelecekteki muhtemel terör saldırılarıyla ilgili, Senator Tom Cotton ve Ron DeSantis tarafından da tartışmalar başlatılmıştır. Cotton ve De Santis, ABD`nin Irak`taki 8 yıllık misyonu esnasında, Kataib Hizbullah ve Asaib Ahl al-Haq gibi İran destekli Şii milislerin 1500 Amerikan askerini öldürdüğüne yakından tanık olmuştur. Bu iki kişi de Irak’ta görev yapmış olan savaş gazilerinden olup geçtiğimiz ay Time dergisinde yayınlanan bir makalede Irak`ta yaşadıklarını anlaşılır bir duyguyla yazmışlardır: “İran destekli terör saldırılarında hayatlarını kaybeden arkadaşlarımızı hatırladığımızda, böyle bir davranışı destekleyen bir rejim ile anlaşma yapacak olduğumuza inanamıyoruz.” Bu iki eski gazi, İran rejiminin ambargolardan elde edeceği paranın bir kısmını –hepsini olmasa da- terör için ayıracağının kesin olduğunu ifade etmişlerdir. “Bu terörist saldırılar, Amerika Birleşik Devletleri ve onun müttefiklerini hedef alacaktır.”

Hukukçular, Irak`ta milis Şiiler tarafından öldürülen Amerikan güçleri ile terör saldırısı sonucunda ölen Amerikan kuvvetleri arasındaki ayrımı dikkatle kaleme alsalar da, bu ayrım pek bir önem arz etmiyor. ABD yasalarında terörizmin tek bir tanımı yoktur. Öldürülen askerlerin savaş amacıyla orada yer almadığı Khobar Kuleleri olayına rağmen, savaş bölgelerindeki askerlere karşı gerçekleşen saldırılar, “terörizm” olarak nitelendirilmezler. Biz bir daha uzun vadeli ve büyük ölçüde İran komşu olunabilecek yerlere yerleşmek istemiyoruz. Ancak Cotton DeSantis`in tartışması İran`ın anti Amerikan terörizminden kaçınılmaz bir şey olduğu anlamında gelmez. Bu durum bize şunu hatırlatır: Biz hasım bir ülke ile anlaşma yaptık!

Evet. İran alacağı parayı istenmeyen amaçlar doğrultusunda kullanacaktır.Bu paranın büyük bir kısmını, Esad rejimine destek vermek için kullanacaktır. Bu olay, Esad’ın devrilmesini isteyenler için kötü bir haber olsa da, Esad devrilirse IŞİD’in ülke yönetimine geçmesinden korkanlar için iyi bir haber sayılabilir. Tahran, ayrıca kendi ülkesinde ve Suriye`de zor duruma düşen Hizbullah`a büyük bir miktar para aktarmaya çalışacaktır. İran destekli terörün elinden en çok zarar gören İsrail, Hizbullah ve ona olan yardımlardan endişe duyma konusunda en güçlü gerekçeye sahiptir. Birleşik Devletler, İsrail`in savunma sistemlerini güçlendirmeye yardım etmeye devam etmelidir. Bu istikamette, Amerikan maddî desteği ile yapılmış anti füze sistemi, Hizbullah’ın roket saldırıları karşısında yeni ve güvenilir bir savunma sağlamıştır.

Hizbullah sorunu kısa bir sürede ortadan kalkmayacaktır. Ancak, Lübnanlı grup Suriye`ye yoğunlaşmışken, bölgedeki en büyük tehlikeyi, daha çok El Nusra gibi cihatçı gruplar oluşturmaktadır.

İran muhtemelen Yemen’deki Husilere, Irak’taki Şii milisler ve bölgedeki mezhep ihtilafının ön cephelerinde mücadele veren diğer desteklediği gruplara para ve silah pompalayacaktır. Bu da Suudi Arabistan ve monarşik körfez devletlerinde büyük endişeye yol açacaktır. Tahran, Basra Körfezi çevresinde yaşayıp hükümetlerinden şikayetçi olan Şii nüfus alanlarına, hükümetlerini devirmek için uzun süredir destek vermektedir. Bölgedeki dostlarımızın bir çoğu, Suriye’deki Sünnilerin öldürülmesi ve Irak’ta IŞİD’in yükselişinden endişe etmekten daha çok Şii yükselişinden endişe etmektedirler.

İran`ın Körfez`deki yanlış davranışlarına dair bir çok kanıt vardır. Örneğin, Bahreyn`de Şii çoğunluğa Sünni monarşide daha fazla siyasi güç kazandırmayı amaçlayan Arap Baharı ayaklanmaları sırasında, 1500 Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri birliğinin o ülkeye gönderilmesi, İran`a Şii ayaklanmasına müsamaha edilmeyeceğine dair güçlü bir mesaj verdi. İran`ın körfezdeki sorun çıkaran faaliyetlerine karşı, Amerika Birleşik Devletleri ve bölgesel devletler arasında istihbaratta işbirliği geliştirilmelidir. Bu hükümetler, Amerika Birleşik Devletleri ve özellikle Kongre ile daha derin ilişkiler kurmak istemiyorlar. Çünkü böyle ilişkiler, bu ülkelerin Şii vatandaşları da dahil olmak üzere, ABD’nin İnsan haklarına daha çok saygı duyulması talebiyle karşı karşıya kalacaklardır.

Peki, bunlar ne anlama geliyor? Kanıtlara göre, İran ambargoların kaldırılması sonucu elde edeceği paraların bir kısmını Suriye`deki mevkisini güçlendirmek ve Ortadoğu’da Sunniler arasında rekabet yaratmak doğrultusunda harcayacaktır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri`ne karşı doğrudan yapılacak olan bir saldırı düşük bir olasılığa sahiptir. Yakın müttefikimiz İsrail, her zaman İran güçlendiğinde kaybetmiştir. Ancak, terör saldırısı tehlikesi olduğu zaman, büyük bir değişikliğin gerçekleşebileceği görünmüyor ve nükleer açıdan gelişmiş bir İran`la kıyaslandığı zaman, herhangi bir önemli stratejik değişiklik olmayacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin dikkatli olmaya ve tüm dikkatini Ortadoğuya vermeye ihtiyacı var. Ancak nükleer anlaşmayı değerlendirmek için belli kriterlere dikkat edilmelidir: Doğrulama darlıkları, zenginleştirme gereksinimleri ve olası silah malzemelerinin imha edilmesi gibi kriterler. Terörizm tehlikesini var olduğundan daha fazla göstermeye çalışan ve bu yüzden nükleer anlaşmaya karşıt olanlar, gerçek bir analiz yapmak yerine İranlılara karşı duydukları nefret hissini hesaba katıyorlar. İranlılar bu nefreti haketmek için yeterli yanlışlar yapmış olsalar da, bu bizi gerçek bir analiz yapmaktan uzaklaştırmamalıdır. (Bakınız: Foreign Policy: Is Iran About to Unleash a Wave of Terrorism Against the United States?)

Yazar: Emir Şahin- Tebriz Araştırmaları Enstitüsü Uzmanı

Geçmiş Bölümler:

I. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (I.Bölüm: Suzanne Maloney)

II. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (II.Bölüm: Richard Nephew)

III. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (III.Bölüm: Vali Nasr)

IV. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (IV. Bölüm: Bruce Riedel)

V. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (V. Bölüm: Dan Arbell)

 

Anahtar kelimeler: