Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (IV. Bölüm: Bruce Riedel)

tebaren | 15:32 - 27.09.2017

Bruce O. Riedel, 1953’te, New York-Queens ‘te doğmuş, Amerika Birleşik Devletleri güvenliği, Güney Asya ve terörle mücadele konuları üzerine çalışan Amerikalı bir uzmandır. Birleşmiş Milletlerin siyasi danışmanlarından olan babasının işinden dolayı, ailesiyle birlikte önce Yeruşalim’e ve daha sonra Beyrut’a taşınmıştır. Bruce Riedel, 1975 yılında Brown Üniversitesinde lisans  ve 1977 tarihinde Harvard Üniversitesinde Ortaçağ İslam Tarihi Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi görmüş ve 2002-2003 yılları arasında Londra’daki Kraliyet Savunma Etütleri Koleji`ne (Royal College of Defense Studies) katılmıştır. Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) analisti ve terörle mücadele uzmanı olan Bruce Riedel, 29 yıl merkezî haber alma teşkilâtına hizmet ettikten sonra 2006 yılında emekli olmuştur. Bruce Riedel, Beyaz Saray’da Milli Güvenlik Konseyi`nde çalıştığı dönemde, dört başkana Ortadoğu ve Güney Asya konularında danışmanlık yapmıştır. Aynı zamanda bir yazar olan Bruce Riedel, uzmanlık alanları ile ilgili terörizme karşı koyma, Arap-İsrail ilişkileri, Basra Körfezi Güvenliği ve Güney Asya, özellikle Hindistan ve Pakistan ile ilgili birkaç periyodik dergi ile işbirliği yapmış, bu konular temelli bir çok kitap yazmıştır.

Riedel, 1977’de profesyonel hayatının çoğunu geçirdiği CIA’de analist olarak kariyerine başlamış ve burada 29 yıl görev yaptıktan sonra 2006 yılında emekli olmuştur.CIA’de görev yaptığı dönemlerde NATO Özel Danışmanı, Brüksel, Belçika (2003-2006); İngiltere Kraliyet Savunma Çalışmaları Yüksekokulu Üyesi (2002-2003); Yakın Doğu ve Kuzey Afrika İşleri Başkan Vekili ve Kıdemli Müdür Yardımcısı, Milli Güvenlik Kurulu (2001- 2002) Özel Asistanı; Başkanın Özel Asistanı ve Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Milli Güvenlik Konseyi Kıdemli Müdürü (1997-2001); Yakın Doğu ve Güney Asya İşlerinden Sorumlu Savunma Bakanı Yardımcısı, Savunma Bakanlığı (1995-1997); Milli İstihbarat Konseyi’nde Yakın Doğu ve Güney Asya İşleri Milli İstihbarat Görevlisi (1993- 1995); Körfez ve Güney Asya İşleri Müdürü, Milli Güvenlik Konseyi (1991-1993); Basra Körfezi Görev Gücü Başkan Yardımcısı, Merkezi İstihbarat Teşkilatı (1990-1991); Çeşitli görevler, Merkezi İstihbarat Dairesi (1977-1990) olmak üzere birçok görev almıştır.

Bruce Riedel şu anda Brookings Enstitüsü’ndeki Saban Ortadoğu Politika Merkezi’nde kıdemli araştırmacı ve Georgetown Üniversitesi Dışişleri Okulunda profesörü olmasının yanısıra Albright Stonebridge Group’ta kıdemli danışman olarak görev yapmaktadır. 2008 yılında yapılan  başkanlık seçimlerinde, Barack Obama kampanyasında politik danışman olarak görev almıştır. Şubat 2009’da Obama tarafından, ABD’nin Afganistan ve Pakistan ile ilgili politikasını gözden geçirmek amacıyla kurulan Beyaz Saray teftiş komitesinin başkanlığına atanmıştır.

2011 yılında El Kaide teröristi Ömer Farooq Abdulmutallab’in Detroit’teki adlî soruşturmasında uzman danışman olarak görev yapmış; aynı yılın Aralık ayında da İngiltere Başbakanı David Cameron, Bruce Riedel`den İngiltere Milli Güvenlik Konseyine Pakistan konusu ile ilgili tavsiyelerde bulunmasını talep etmiştir. Şubat 2013 tarihinde Brookings Enstitüsü’nün internet sitesinde yayınlanan “False Flag Ops”başlıklı bir makalesinde, Cezayir’deki terörle mücadele birimleri ile ilgili görüşlerini bildirmiştir.

Bruce Riedel Afganistan, Silah Kontrolü, Mısır, Hindistan, İstihbarat Topluluğu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Pakistan, Güney Asya, Terörizm ve Aşırıcılık  konuları üzerine çalışmasının yanısıra 21. Yüzyıl Güvenlik ve İstihbarat Merkezi ile Ortadoğu Politikası Merkezine bağlı olarak çalışmalarını yürütmektedir. Silahların Kontrolü ve Yayılmasını Önleme Girişimi, Hindistan Projesi ile birlikte İstihbarat Projesi ise, üzerine çalıştığını projeler olarak görünmektedir. Terörle mücadele, Arap-İsrail meseleleri, Basra Körfezi güvenliği, Hindistan ve Pakistan (Bakınız: Brookings: Bruce Riedel) diğer belirgin çalışma alanları olarak belirmektedir. Riedel’in kaleme aldığı kitaplar şu şekildedir: “The Search for al Qaeda: Its Leadership, Ideology and Future” (Brookings Institution Press, 2008), “Deadly Embrace: Pakistan, America and the Future of the Global Jihad” (Brookings Institution Press, 2011; translated into Persian), “Avoiding Armageddon: America, India and Pakistan to the Brink and Back” (Brookings Institution Press, 2013).

Bruce Riedel, şu eserlerde de ortak yazar olarak görünmektedir: “Which Path to Persia? Options for a New American Strategy Toward Iran” (Brookings Institution Press, 2009), “The Arab Awakening: America and the Transformation of the Middle East” (Brookings Institution Press, 2011), “Becoming Enemies: U.S.-Iran Relations and the Iran-Iraq War, 1979-1988″(Brookings Institution Press, 2012).

“What We Won: America’s Secret War in Afghanistan, 1979-1989” (Brookings Institution Press, 2014) isimli kitabı, savaş ve askeri konularda en iyi kitap ödülünü (INDIEFAB) kazanmıştır. Son kitabı ise, “JFK’s Forgotten Crisis: Tibet, the CIA and the Sino-Indian War” (Brookings Institution Press, 2015) dir.

22 Ocak 2015 tarihinde Almonitor`da kaleme aldığı “Yemen Parçalanıyor” adlı makalesinde Riedel, Yemen`in parçalanacağını iddia etmiştir. Söz konusu makalenin özeti şu şekildedir:

“Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz’in ölümünün ardından tahta çıkan yeni Kral Selman’ın, birinci gündem maddesi Yemen krizi olacaktır. Abdullah, Yemen Cumhurbaşkanı Abdurrabu Mansur Hadi’nin istifasının hemen ardından hayatını kaybetmiştir. Bu istifa ABD ve Suudî diplomasisi için büyük bir başarısızlık; İran için sınırlı bir zafer ve El Kaide için de bir kazanımdır.

Sana’daki durum değişken ve karışık olsa da üstünlüğün Husilerde olduğu açıktır. Yemen’deki Amerikan yanlısı hükümeti deviren Zeydi Husi isyancıları şu sloganı kullanmaktadır: “Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, kahrolsun Yahudiler, yaşasın İslam’ın zaferi!” Çöken Hadi hükümeti, son birkaç yıldır ABD’nin Arap Yarımadası’ndaki El Kaide hedeflerini insansız hava araçlarıyla bombalamasına açıkça destek vermiştir. Şimdi İran yanlısı Amerikan karşıtı bir Şii milis gücü, son derece yoksul ama stratejik öneme sahip bu ülkede başat oyuncu hâline gelmiştir. Asya ile Afrika’yı bağlayan Bab’ül Mandeb Boğazı, küresel enerji bakımından ve jeopolitik bakımdan dar bir geçittir.

Husilerin 33 yaşındaki lideri Abdül Melik Husi, 20 Ocak’ta bir zafer konuşması yaparak yolsuzluğu ve baskıları sona erdirmeyi vaat etmiştir.

İran, 2011’den bu yana -belki çok daha da önceden- Husilere silah, para ve danışmanlık sağlamaktadır. Ancak Zeydiler, İran’ın piyonu ya da Hizbullah gibi ortağı değildir, onlar bağımsız bir güçtür. Nitekim pek çok İranlı din adamı da Husilerin Zeydi inancını Sünni İslam’ın maskelenmiş bir biçimi olarak görmektedir. Husiler ayrıca Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’ten de destek görmektedir.

Husilerin hedefi muallaktır. İsyanı ilk başlattıkları 2004 yılında, yaşadıkları Sada vilayetinde daha ileri bir özerklik talep ediyorlarken şimdi ise pek çok kişi, hedeflerinin Kuzey Yemen’de 1962 Devrimine kadar hüküm süren Zeydi İmamlığı’nı yeniden kurmak olduğuna inanmaktadır. Devrimin ardından gelen iç savaşta Suudîler, Mısır destekli cumhuriyetçilere karşı Zeydi monarşi yanlılarını desteklemiştir. Ancak 2004’ten sonra Suudîlerle Husiler arasında bir dizi sınır savaşı yaşanmıştır. Hatta Abdül Melik El Husi, Suudi Hava Kuvvetleri’nin Aralık 2009’da yaptığı bir hava saldırısında ölümle burun buruna gelmiştir.

Husilerin zaferi tuhaf bir şekilde Arap Yarımadası’ndaki El Kaide’nin de işine yaramaktadır. Zira Arap dünyasının en yoksul ülkesi olan Yemen’de Şiiler ve Sünniler arasında oluşan kutuplaşma, Arap Yarımadası’ndaki El Kaide’yi Sünni haklarının koruyucusu hâline getirmektedir. Kısa süre önce Paris’teki saldırıyı gerçekleştiren örgüt, 2009’dan bu yana El Kaide’nin dünyadaki en tehlikeli kolu hâline gelmiştir. ABD’nin Detroit ve Chicago kentlerinde de saldırılar düzenleyen örgüt, Suudi hanedanını devirmek için elinden geleni yapmaktadır.

Suudîler Hadi’yi ayakta tutmak için 4 milyar doları aşkın para harcamış; Körfez İş Birliği Konseyi’nin diğer üyeleri de milyarlar dökmüştür. Bütün bu yardımlar şimdi askıya alınmıştır. Gelen haberlere göre Suudiler, eski taktiklerini kullanarak Sünni aşiretleri Husilere karşı direnmeye teşvik etmektedirler.

Sıradaki çalkantı Aden’de yaşanabilir. Nitekim güney, hiçbir zaman kuzeyle birleşmekten memnun olmamıştır. Güney Yemen Sünnî’dir ve buradaki bağımsızlık yanlısı hareket 2011’den beri güçlenmektedir. Suudîler, güneyde Salih’e karşı patlak veren 1994 ayaklanmasını silah ve maddi yardımla desteklemiştir. Riyad’ın yine ayrılıkçılardan yana tavır alması beklenebilir.

Yemen genellikle ABD’deki dış politika tartışmalarında yer almamaktadır. Dolayısıyla ABD Başkanı Barack Obama’nın son Ulusa Sesleniş konuşmasında Yemen’den bahsetmemesi şaşırtıcı değildir. Bunun da ötesinde ABD’nin Yemen’deki nihaî sonucu etkileme gücünün olduğu tam olarak söylenemez. Hadi, bizim en iyi seçeneğimizdi. Tüm bunlar ABD’nin İslam dünyasında karşılaştığı çetrefilli meselelerin ve bu meseleleri aşmak için bir an önce akıllıca bir stratejiye ihtiyaç duyduğunun göstergesidir.

Başkan Obama, 20 Ocak’taki konuşmasında Amerika’nın Irak benzeri bataklıklara sürüklenmemesi için daha akılcı bir terörle mücadele stratejisine ihtiyacı olduğunu söylerken haklıydı. Başkan hem radikalizmle mücadelede yerel ortaklara ihtiyacımız olduğunu söylerken hem de çok sayıda Amerikan askerini iç savaşlara göndermenin bir hata olduğunu söylerken haklıydı. Nitekim Yemen, yerel kapasiteyi artırıp müttefiklere daha çok sorumluluk yüklemeye dayanan bu akılcı stratejinin modeli olacaktı. Bu modelin işlemiyor oluşu iç karartıcı bir gerçektir.” (Bakınız: Al-Monitor: Yemen parçalanıyor)

Bruce Riedel’in 16 Mart 2010 tarihinde yayınlanmış “The Case Against Threatening Iran” başlıklı bir makalesinde; Washington`un, İran’ın yeraltındaki tüm uranyum zenginleştirme tesislerinin nerede olduğunu bilmediğini ve bu tesislerin vurulmalarının zor olduğunu ve imha edilseler bile yeniden inşa edilebilir olduğunu belirtmiştir. İncelenen bu makale şu şekilde özetlenebilir:

“Washington, İran’ın yeraltındaki tüm uranyum zenginleştirme tesislerinin nerede olduğunu bilmemektedir bu sebeple de bu tesislerin tümünün vurulması zor bir olaydır. Bu tesisler imha edilseler bile yeniden inşa edilebilirler.

Saldırı, İran’ın bomba imâl programını geriye götürebilir ama sadece bir ile üç yıl kadar. Şayet Başkan Obama, bilhassa da BM müeyyideleri olmaksızın, saldırma yetkisi verirse, Başkan Bush’un önleyici saldırı hatalarını tekrarlayan bir kişi olarak görülebilecek, İran’ın tepki verme riskini artırabilecek ve muhtemelen Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejat’ın iç politikadaki yerini güçlendirmeye yardım edecektir.

Aslında, kuvvet kullanma seçeneğini masada tutmanın taraftarı dahi değiliz. Bir devleti, kötü bir fikir olduğunu bildiğiniz bir savaşı başlatmakla tehdit etmezsiniz. Böyle yapmak, diplomatik ve ekonomik yaklaşımlar İran’ın nükleer programını dizginlemeye yaramadığında, savaşı başlatmak için Obama üzerinde baskı oluşturacaktır.

İlave olarak, haksız bir itham da olsa, Obama’nın içerideki eleştirmenleri onu zayıflıkla suçlayabilir ve bu sûretle bir saldırı üzerinde düşünmesi için üzerindeki baskıyı artırabilirler. Amerika’nın itibarı da zedelenebilir zira Washington’a, blöfü görülmüş bir taraf nazarıyla bakılacaktır. Gelecekte bir hasma karşı – hatta İran’a karşı bile – sahici bir saldırı tehdidi yapmak istenildiğinde, meseleyi idâre etmek daha da güçleşecektir.

Dolayısıyla Obama yönetimi, aleni olarak askeri seçenek hakkında konuşmaya son vermeli ve bunun yerine müttefiklerine, İran’ın davranışı daha da berbatlaşmadığı takdirde askeri saldırı ihtimalinin olmadığını anlatmalıdır.

Peki, İsrail’den ne haber? Washington, Ahmedinejat’ın savaşçı tehditlerini uzun zamandır işiten Yahudi devletinin İran’a saldırması ihtimali hakkında ne düşünmelidir? Pek çokları nazarında bu ihtimal Washington’ı töhmet altında bırakacaktır. Zira İsrail – kendi uçaklarını korumak için olsa dahi – ABD’ye taktik uyarılarda bulunmaksızın harekete geçmeyecektir.

Washington askeri seçeneği masada tuttuğu müddetçe, İsrail’in de askeri seçeneği masada tutmasını zımnen meşrulaştırmaktadır.

Nasıl ki ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine saldırması pek bir anlam ifade etmiyorsa, benzer şekilde – bugün ve gelecekte, makul bir senaryo içerisinde – İsrail için de bu saldırı iyi bir fikir değildir.

Aynı askeri mülahazalar söz konusudur. Aslında, nispeten daha küçük hava gücü ve uzun uçuş mesafesi yüzünden, İsrail İran’ın yeraltındaki tesislerini imha operasyonunda Amerika’nın yapabileceğinden daha az etkili olacaktır. Yani İran’ın nükleer çabaları sadece bir veya iki yıl ertelenebilecektir. Tahran, ABD’ye olduğu kadar İsrail’e de saldırabilecektir. Bilhassa da bölgede mevzilenmiş 200.000 Amerikan askerine.

Ayrıca, Obama’nın geçen yıl Kahire’de yaptığı konuşmayla sergilediği İslam dünyasıyla ilişkileri iyileştirme çabaları da, böyle bir saldırıyı, pek çoklarının bir müslüman devlete karşı bir diğer Amerikan saldırısı olarak göreceklerinden dolayı sarpa saracaktır.

Birkaç Körfez ülkesi askeri saldırıyı, kapalı kapılar ardında memnuniyetle karşılayabilir. Fakat İslam dünyasının büyük bir kesimi, Amerikan Bilimadamları Federasyonu’nun 80 nükleer silaha sahip olduğunu söylediği bir devletin, henüz bir tane nükleer silahı olmayan bir devlete karşı saldırmasının niçin haklı kılındığını soracaktır.

Bu çifte standart tezi Fas’tan Endonezya’ya kadar yankılanacaktır. Amerika’nın el Kaide’ye karşı en hayâti ortakları, terörle mücadelede ve son yıllarda İran kavgacılığının ortaya çıkmasına yardım ettiği savunma hazırlıklarında Washington’la yakın işbirliği yaparken sıkıntı yaşayacaklardır.

Ayrıca bu durum, askeri mevcudiyetimizi ve yardımımızı kabul eden kilit bölgesel devletlerin hükümetlerini de zayıflatacaktır. Ürdün, Türkiye, Pakistan ve Endonezya, İsrail’le dostça ilişkileri olan ve haddini aşan herhangi bir müslüman devlete saldırmaya son derece meyilli yabancı bir güçle güvenlik ortaklığının niçin gerekli olduğunu kızgın nüfuslarına bir kez daha açıklamak zorunda kalacaklardır. Şu an lehimize çalışan algı savaşı aleyhimize dönebilir.

İran’ın nükleer bombasının varlığı elbette kötü bir şeydir. Evvela diplomatik ve ekonomik müeyyide cephesinde, gücümüz yettiğince bu ihtimali azaltmalıyız ve şayet mecbur kalırsak, caydırmalıyız.

Bir saldırı düzenlememesi amacıyla İsrail’in cesaretini kırmak için İsrail liderlerine üç kilit noktayı hatırlatmalıyız: Bir saldırı sonrasında askerlerimiz ve çıkarlarımız saldırıya mâruz kalabileceğinden ve İran’ın misillemesine hedef olabileceğinden dolayı, bu meselenin nasıl ele alındığı ABD güvenliğini ilgilendirmektedir.

İran’ın bir bombası, ABD’nin Ortadoğu güvenliğine karşı taahhütlerini zayıflatmayacaktır aksine güçlendirecektir. Washington, bölgesel dostlarını korumak için Amerikan nükleer şemsiyesini güçlü bir şekilde kurma ihtiyacı hissedecektir. İran’ın, bölgedeki herhangi bir ülkeye karşı nükleer saldırısının Amerikan misillemesine yol açacağı hükmüne varması sağlanacaktır. İran bombaya sahip olduğunda aslında İsrail daha az yalnız olacaktır zira tehdit altındaki tek devlet o olmayacaktır.

Son olarak, İran nükleer reaktörler ve çok sayıda bomba üretmeye yetecek çapta plütonyum işleme tesisleri inşa ettiği takdirde, askeri harekâtın anlamı olup olmadığı hususunda farklı bir sohbet açılabilecektir. Reaktörler gibi yerüstü tesislerini vurmak daha kolaydır – bilhassa da bu tesisler faaliyete geçmeden evvel. Sadece bu savlar İsrail’in İran’a saldırmasını engellemeye yetmez. Kendi kararını vermelidir. Fakat Washington saldırıya muhalefet ettiğini belli ettiğinde ve bölgedeki dostlarının uzun vadeli güvenliğine karşı taahhüdünü güçlü bir şekilde yenilediğinde, İsrail’in saldırması çok daha zor olacaktır. Obama yönetimi, bir sabah bir oldu bittiyle uyanmadan evvel, İsrail’le bu konuşmayı sessizce yapmalıdır.” (Bakınız: Brookings: The Case Against Threatening Iran)

Bruce Riedel`in İran ile ilgili önemli yazıları, makaleleri ve yorumları bulunmaktadır. Bu yazılar başlıkları ile birlikte aşağıdaki tabloda verilmiştir:

…..

Yazar: Emir Şhin- Tebriz Araştırmaları Enstitüsü Uzmanı

….

Geçmiş Bölümler:

I. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (I.Bölüm: Suzanne Maloney)

II. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (II.Bölüm: Richard Nephew)

III. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (III.Bölüm: Vali Nasr)

…..

Anahtar kelimeler: