Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (II.Bölüm: Richard Nephew)

tebaren | 13:42 - 24.08.2017

Brookings Enstitüsü uzmanı ve 21.Yüzyıl Güvenlik ve İstihbarat Merkezi üyesi Richard Nephew, P5+1 ülkeleriyle İran arasında varılan nükleer anlaşmanın mimarlarından, Beyaz Saray’ın eski İran Direktörü ve 2013-2015 yıllarında ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Yaptırım Politikaları Baş Koordinatör Yardımcısı olarak görev yapmıştır.

Columbia Üniversitesi Global Energy Policy Merkezi’nde araştırmacı ve program yöneticisi olarak görev yapman Nephew’nun çalışmaları ABD dış politikasında ambargo siyasetinin etkileri ve İran’ın nükleer çalışmalarına odaklanmıştır.

2013 yılından 2015 yılına kadar, Richard Nephew, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nda ambargo politikası Koordinatörü, Dan Fried’in baş danışmanı olarak üst düzey Dışişleri Bakanlığı yetkililerine Rusya, Kuzey Kore, Libya, Suriye ve DEAŞ ile ilgili danışmanlık vererek önemli projelerde yer almıştır.

Nephew, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda görevli olduğu dönemde Ağustos 2013’ten Aralık 2014’e kadar İran ile nükleer müzakereler yürütün ekibin içinde yer alarak yaptırım uzmanı olarak görev almıştır.

ABD Milli Güvenlik Kurulu (MGK)’nda İran’ın direktörlüğünü yaptığı dönemde İran’a yönelik Amerika Birleşik Devletleri `nin yaptırım stratejisinin geliştirilmesi ve yürütülmesinden sorumlu olarak dönemin ABD Cumhurbaşkanı Obama tarafından imzalanan altı İran kararnamenin düzenleyicisi olmuştur.

Richard Nephew, 18 Nisan 2015 tarihinde Brookings Enstitüsü web sitesinde yayınlanan makalesinde İran ile varılan nükleer anlaşmanın genel çerçevesi, etkileri ve muhtemel geleceğiyle ilgili görüşünü şu şekilde paylaşmıştır:

“P5 + 1 ile İran, bu ayın başında İran nükleer sorununun kapsamlı bir şekilde çözümlenmesi için kabul edilen parametreleri açıklamıştırlar. Bu olaydan sonra, Washington`daki bilirkişiler ve uzmanlar arasında, hem Avrupa Birliği Dışişleri Bakanı Mogherini ve İran dışişleri bakanı Zarif tarafından okunan ortak bildirinin ayrıntıları ile ilgili Amerika Birleşik Devletleri tarafından verilen imtiyazları belirlemek için Obama yönetimi tarafından yayınlanan özet bilgi ile ilgili endişelendiklerini belirtmişlerdir. Dikkatler daha çok santrifüj sayısı ve İran tarafından büyük adımlar karşılığında, erken ambargodan kurtulma adımları üzerine odaklanmıştır. Washington’daki tartışma hızla iki kampa ayrılmıştır: Obama’nın nükleer bir anlaşma yapmak için İran’a karşı kritik avantajından vazgeçtiğine ve bu anlaşmanın beklenenden daha iyi olsa da, tatmin edici olmadığına inananlar alternatiflerin göz önünde alındığında, Obama`nın elde ettiklerinin verdiği imtiyazlara değdiğine inanlar karşı karşıya gelmişlerdir. Bu gürültüler içinde, İran`ın anlaşma imzalamak için neleri kaybettiği ve ambargolardan kurtulduğunda neler elde edeceği asla dikkate alınmamaktadır. Bazılarına göre, İran`a verilen imtiyazlar tamamen yetersizdir ve İran devleti, ambargoların kaldırılması karşısında hiçbir şeyi kurban etmemiştir.

Ancak bular önemli bir meseleyi dikkate almamaktadırlar: İran, tatmin edici bir nükleer anlaşma elde etmek için bir takım uzlaşma sağlamak zorunda kalmıştı. İran’ın kamu ve özel tutumları arasındaki ayrım Obama yönetimininkilerden daha genişti. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptırımlara müdahale etmeye hazır olması İran’a verilmiş bir hibe değildir ve tam tersine, orantılı bir taviz alışverişi sonucudur. Bazılarının hoşuna gitmese de, bu gerçek diplomasi yapmanın tek yoludur. (İmtiyaz vermeden imtiyaz alamazsın.)

Bunu elde etmek için İran, uzun süredir devam eden nükleer politikasıyla ilgili çeşitli tavizler almak zorunda kalmıştır. Bu uzlaşmalar, İran’ın P5 + 1’e ve özel olarak Amerika Birleşik Devletlerine, bu ülkenin nükleer programının karar alma sürecinde rol almasına izin vermeyi kabul etmesi ile başlamıştır (Ortak Eylem Planı kapsamında). İran gibi bağımsızlığına zaman zaman güvenen ve gurur duyan bir ülke için bu adımın ne kadar büyük bir adım olduğu anlaşılabilir. Örneğin, İran 2014 yılında açık ve net şekilde, santrifüj araştırma ve geliştirmelerinden hiç bir zaman geri çekilmeyeceğini söylemişti. 23 Ocak 2014 tarihinde, dışişleri bakanı, Mohammad Javad Zarif, CNN`e, “Ar – Ge bağlamında, her hangi bir kısıtlamayı kabul etmeyeceğiz”, demişti. Hamaneyi ise daha aşırı bir şekilde, resmi Twitter hesabında, İran`ın kırmızıçizgilerini belirtmiştir: “Hiç bir şekilde, İran`ın nükleer bilim hareketi durmamalı veya yavaşlamamalı.” İran yetkilileri, o dönemde, santrifüj sayısı konusunda da benzer yorumlar ve açıklamalarda bulunmuşlardı.

Cumhurbaşkanı, Rouhani, 23 Ocak 2014`te yaptığı bir açıklamada, “her ne koşulda olursa olsun” mevcut santrforlarımızın hiç birini imha etmeyeceğiz ifadesini kullanmıştı. Bunun yerine, İran, mevcut reaktörler için gereken sayıda santrifüj gerektireceğini belirtmişti (yılda yaklaşık 100.000 santrifüjün çalışması gerektiği tahmin edilmektedir). Hamaneyi, Temmuz 2014`te İran`ın 190, 000 adet ayırıcı iş ünitesi (Seperative Work Units, SWU)`ne ihtiyacı olduğunu ve bunun yaklaşık olarak 190, 000 santrifüje tekabül ettiğini belirtmişti. İran’ın Atom Enerjisi Organizasyonu Başkanı Ali Salehi, Hamaneyi’nin yaptığı açıklamanın ardından, İran’ın zenginleştirme taleplerini yerine getirmek için 8 yıl içinde bu miktarda SWU’ya ihtiyaç duyacağına ilişkin görüşlerini belirtmişti.

Ama İran ile 5 + 1 `in ortak bildirisi ve de Amerika Birleşik Devletleri`nin yayınladığı özette, (en eleştirici bakıştan bakıldığında bile) İran`ın bu anlaşmayı imzalamak için Amerika Birleşik Devletleri`ne verdiği birçok taviz vardır.

İran Ar-Ge faaliyetlerinde kısıtlamaları ve karşılıklı olarak (İran ile 5 +1 tarafından) kabul edilen bir kapsam ve plan içinde yürütüleceğini kabul etmiştir. Bu konu, Amerika Birleşik Devletleri`nin özetinde daha da sert bir şekilde yansımıştır ve İran`ın bu santrifüjleri kullanması için kısıtlamalar koyulduğu ve bu santrifüjlerin İran`ın uranyum zenginleştirme programında katkıda bulunmasına da kısıtlamalar koyulduğu bu özette belirtilmiştir.

Hameneyi`nin iddia ettiği, 190, 000 santrifüj ile ilgili de, 10 yıl boyunca, İran`ın, sadece kurulu olan 6,104 adet santrifüjü kullanma hakkına sahip olduğu ve bunun Hamaneyi`nin söylediği rakamın sadece %4`üne tekabül ettiği de belirtilmiştir. Demek ki, İran ile 5+1`in imzaladığı ortak açıklamada ve Amerika Birleşik Devletleri`nin bilgi notunda ulaşılan nihai görüş, İran’ın istediğinden daha ziyade ABD isteğine yakındır.

Bazıları belki bu ortak açıklama veya ABD`nin yayınladığı bilgi notundaki azalmaların miktarı ile veya “çok az” gibi bazı kelimelerin tanımlarına eleştirileri vardır. Bu konu tamamen izleyicinin bakış açısına bağlıdır. Ancak 8 yılda planladığı santrifüj sayısının %4`ü ve şimdiki mevcut santrifüjlerinin %30`u “çok az ” terimini açıklamak için yeterli olabilmektedir.

Aynı şekilde, İran bu anlaşmanın imzalanması için başka bir imtiyazlar da vermek zorunda kalmıştır. Örneğin, ortak açıklamaya (JCPOA) göre, “Uluslararası Atom Enerji Kurulu`na, modern teknolojiler kullanarak, İran`ın nükleer program sürecini gözlemlemesine ve geçmiş ve şu anki nükleer faaliyetlerini aydınlaştırmak için izin verilmiştir.”

Amerika Birleşik Devletlerinin yayınladığı özette ise, “İran Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, bu ülkenin uranyum işleme tesisleri ve santrifüj üretimi ve depolama tesislerine sürekli olarak gözetim hakkı vermiştir ve müfettişler İran’ın nükleer programının tedarik zincirine erişecek” ifadesi kullanılmıştır. Bunlar Hamaneyi`nin Şubat 2014 tarihinde belirttiği kırmızıçizgilerden ve “Uluslararası Atom Enerjisi Kurulu, İran ile normal bir ilişki kurmalıdır” ifadesinden oldukça uzaktır.

Ancak, Obama ve kabinesinin daha önce söylediği “eşsiz” şeffaflığı düşünüce, İran tarafından izin verilen gözetimi abartmış oluruz ve Obama yönetimine olan bu konudaki eleştiriler doğrudur.

Peki, acaba bu anlaşma İran için kötü bir anlaşma mıdır? Aslında bu anlaşmaya varılmak için hem İran ve hem 5 + 1, karşılıklı olarak birbirine imtiyaz vermesi ile gerçekleşmiştir. Örneğin, İran’ın Merkezi eyaletinde, 2014 yılının başında İranlılar, uluslararası toplumun potansiyel plütonyum çıktısı ile ilgili endişelerini kabul etmişlerdi ve reaktörü bu riski gidermek için değiştirmeye karar vermişlerdi.

Bana göre İran, 5 + 1`in kabul ettiği anlaşmaya varmak için ciddi anlamda eski tutumlarından geri oturmuş ve nükleer programını 10 veya 15 yıllık ertelemeye mecbur edilmiştir. Bu bir milli zenginliğin uzun bir sürelik kurban edilmesi demektir.

Birleşmiş Milletlerin İran`a karşı yürürlüğe koyduğu ambargolar kaldırılacağı bir gerçektir. Ancak buna da dikkat etmeliyiz ki bu ambargolar, İran`ın nükleer silahlanmasını önlemek için Birleşmiş Milletler `in Güvenlik Konseyi tarafından ortaya çıkmıştır ve İran ile nükleer anlaşma yapılırsa bu ambargoların kaldırılması gayet normaldir. Ancak, benim şahsi kanaletime göre, İran`ın bölgedeki faaliyetlerini dikkate alırsak BM Güvenlik Konseyi’nin askeri alanda ve füze ile ilgili alanlarda uyguladığı yaptırımlar, bu sorunun kesin olarak çözülmesine kadar yerinde kalmalıdır.

Ancak, uygulamada, Amerika Birleşik Devletleri yalnız, bölgedeki diğer kaygıların iyileştiği zaman İran’a karşı ambargoları tamamen kaldıracaktır. Bu Amerika Birleşik Devletleri`nin fiilde ne kadar ambargolara vefalı olduğunun göstergesidir. Bunlar zorlayıcı yöntemlerle olsa da uluslararası işbirliği gerektirmektedir. ABD ortakları bunu yapmaya hazır olsa bile Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerden bunu beklemek biraz mantıksız gözükmektedir. Eğer ambargoların kaldırılmasından önce, diğer konuların çözülmesini istersek, bu İran rejiminin yıpranmasına neden olur ve bu da ne ABD ve ne de bölge için mümkün olan en iyi anlaşma olmayacaktır.

Bu önemlidir çünkü ambargoların devam ettirilmesinin, İran`ın bölgedeki hareket özgürlüğünü ne şekilde etkileyeceği belirgin değil. Unutmamalıyız ki, İran`ın devrimini bölgenin diğer ülkelerine ihraç etmeyi başlattıktan uzun bir süre sonra (2011 yılında) ambargolar İran`a empoze edildi ve o dönemde ülke ağır ambargolara maruz kalmasına rağmen İran, Beşar Esad`a destek vermeyi, Husileri silahlandırmasını ve yıllar boyunca Irak`ta Amerikan polislerini öldüren milisleri silahlandırmaktan vazgeçmemişti.

İran ambargoya maruz iken veya ambargo olmazsınız, bölge için sorun yaratır ve Amerika Birleşik Devletleri, bunun için ambargodan başka bir çözüm yolu bulmalıdır. Örneğin, ABD, İran`ın Yemen`de desteklediği Husilere karşı eylem yapmalıdır. Veya Suriye`deki muhalefet güçlerine sürekli olarak destek vermelidir veya Mısır ordusuna silah satmalıdır. Bence, böyle bir adımlar İran`ın bölgesel varlığı ile mücadele etmek için ambargodan çok daha etkili olabilir.

Son olarak, İran nükleer programı karşısında mücadele vermek kaçınılmazdır. İran`ın nükleer probleminin buraya kadar ilerlemesinin sebebi, çerçeve anlaşması değil NPT`nin İran tehdidini ele almakta başarısız olduğundan kaynaklanmaktadır. NPT`nin bu başarısızlığı bu çerçeve anlaşmasının gelecekte süresi dolacağı zaman, İran’ın önemli bir nükleer, endüstriyel ve askeri güç olmasını sağlayacaktır. Eğer İran hiç bir yasadışı nükleer faaliyette bulunmamış olsaydı, Birleşik Devletler ve ortakları, ilk başta İran’a karşı Birleşmiş Milletlerin 7-ci bölümündeki yaptırımların uygulamasına ve daha sonra 2006’dan beri ortaya çıkan etkili yaptırım çabalarında bulamazlardı. Gelecekte varılabilen her hangi bir anlaşmada, İran`a nükleer silah üretme izni verilmezse ve Amerika Birleşik Devletleri, bu anlaşmaya dayanarak, gelecekte de bunu bir tehlike gibi görme hakkını korursa, bu anlaşmanın mantıklı bir anlaşma olduğunu söyleyebiliriz.” (Bakınız: The grand bargain: What Iran conceded in the nuclear talks)

Nephew, 8 Mart 2015`te yayınladığı bir makalesinde İran`ın nükleer programına değinerek “İran`ın nükleer programına karşı uzun yıllardır verilen mücadeleden sonra, İran`ın nükleer programının serbest şekilde yürütüldüğü bir gelecek düşünmek kolay değildir. İran`ın 30 yıl boyunca nükleer programını gizleme ve uluslararası topluma meydan okuması Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarına karşıt olmuş ve uluslararası etiğe aykırı olduğu halde başarıya ulaşmasını düşünmek zordur. Ancak, gerçek şu ki, İran, sonsuza kadar ikinci sınıf bir NPT ülkesi kalmağı kabul eden bir anlaşmayı kabul etmeyecektir ve buna ısrar etme, müzakereler sürecinin başarısızca sona ermesi demektir. Müzakerecilerin aklında olan koşullar, Amerika Birleşik Devletleri`nin ulusal güvenlik gereksinimlerini ve aynı zamanda bizim ortaklarımız ve müttefiklerimizin çıkarlarını ele almalıdır. Ulaşılmayan bir ideal çözüm için yeterli bir çözümü tehlikeye atmamalıyız.” ifadelerinde bulunmuştur. (Bakınız: False flag: the bogus uproar over Iran’s nuclear sunset)

Richard Nephew, 2 Temmuz 2016’da Brookings web sitesinde yer alan makalesinde İran-Batı nükleer anlaşmasının Ortadoğu ve Arap Körfezi ülkeleri arasında nükleer rekabete yol açacağı olasılığı üzerinde durup Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin olası nükleer çalışmalarını şimdiden engellemek amacıyla Amerika devletine şu önerilerde bulunmuştur:

“Geçen sene Temmuz ayında İran ile 5 + 1 arasında nükleer anlaşma imzalandıktan sonra, kongre üyeleri ve Ortadoğu uzmanları bu anlaşmanın İran`ın bölgedeki rakipleri arasında nükleer rekabet yaratacağına dair uyarıda bulundular.

Bu bölgede, özellikle Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde, böyle bir nükleer program yayılma isteğini önlemek için, Amerika Birleşik Devletleri liderlerine şu 8 adımlı stratejiyi öneriyorum:

– JCPOA’nın (Ortak Eylem Planı) titizlikle izlenmesi ve kesin şekilde uygulanması sağlamak

– İran’ın nükleer faaliyetleri ile ilgili Amerika Birleşik Devletleri istihbarat çalışmalarını çoğaltmalı ve stratejik ortaklarıyla istihbarat paylaşımı yapmak

– İran’ın nükleer silah üretme kararı almaktan caydırmak

– JCPOA’nın temel izleme ve doğrulama hükümlerini, Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde ve küresel nükleer yayılmasını önleme sürecinde uygulanan rutin IAEA (Uluslararası Atom Enerji Kurulu) koruma önlemlerine dâhil etmeye çalışmak

– Amerika Birleşik Devletleri`nin nükleer yayılmasını önleme çıkarlarına hizmet eden koşullarda, ABD`nin Ortadoğu devletleri ile nükleer işbirliğini takip etmek

– Yakıt döngüsü gelişmelerini sınırlayan ve bölgesel nükleer programların barışçıl yollarla kullanılmasına güven oluşturmak için bölgesel düzenlemeleri teşvik etmek

– Amerika Birleşik Devletleri`nin Ortadoğu’daki ortaklarına güvenlik teminatlarını güçlendirmek

– İstikrarlı bir bölgesel güvenlik ortamını teşvik etmek

Bu 8 adım, Amerika Birleşik Devletleri`nin bölgede (Ortadoğu’da) nükleer silahlanmasını önlemesi doğrultusunda karşılaşabileceği 3 önemli sorunla baş etmek için, ABD`ye yardımcı olabilir.” (Bakınız: What the U.S. can do to guard against a proliferation cascade in the Middle East)

Donald Trump, ABD Cumhurbaşkanı olduğundan sonra İran-Batı nükleer anlaşmasının geleceğini tekrar gündeme gelmiştir. Trump, Obama döneminde yapılan bu anlaşmayı defalarca eleştirmiş ve Obama hükümetini ABD ulusal çıkarlarına ters adım atmakla suçlamıştır. Richard Nephew, 9 Aralık 2016 tarihinde Brooknigs web sitesinde yayınladığı makalede Trump dönemi İran-Batı nükleer anlaşmasına değinerek ABD devletinin yeni İran politikasına nükleer anlaşmanın yerine şöyle değinmiştir:

“Donald Trump`ın seçimi kazanması, İran ile 5 + 1 arasındaki varılan anlaşmayı tehlikeye atabilir. Ancak Trump`ın bu Ortak Kapsamlı Eylem Planı ve daha genel olarak İran ile ilgili ne yapacağı, daha belli değil. Bazıları İran ile 5 + 1 arasındaki kapsamlı eylem planını tamamen kaldırılacağını ileri sürürken, bazıları da tam hızla bu anlaşmanın uygulanmasının devam edeceğini söylüyorlar. Bu arada bir grup İran ile yapılan anlaşmanın yeniden müzakereye konulmasını istiyorlar. Bu halı hazırda varılmış olan planın yeni bir anlaşmaya varılana dek dayandırılması demektir. Ancak böyle bir yeniden müzakere yapma ne kadar olasıdır? Bu anlayış (anlaşmanın yeniden müzakere edilmesi) Suudi Arabistan ve İsrail’in tercihleri ile aynı istikamettedir. Ayrıca, Trump`ın planları ile de aynı çizgede görülmektedir.

Bence yeniden müzakere girişimi başarısız olacaktır ve dolayısıyla daha önce varılmış anlaşmaya (Ortak Kapsamlı Eylem Planı’na) büyük bir darbe indirecektir. Bu öneriyi öne sürenlerin Amerika Birleşik Devletleri’nin anlaşmayı yeniden müzakere etme gücüne olduğundan daha fazla inanıyorlar ve anlaşmanın bu süreçte tehlikeye düşme olasılığını hafife alıyorlar. Bu grubun yeniden anlaşma yapılmayı destekleme sebebi ve varsayımları, şunlardan ibarettir:

– JCPOA başarısızlıkla sonuçlanacak ve İran`ın anlaşmaya sadık kalacağı şüphelidir

– Ambargoların manivela gücü, nükleer mesele dışında da (İran`ın bölgedeki davranışları gibi alanlarda da) daha iyi bir anlaşma ve daha iyi İran davranışı sağlayabilir

– Uluslararası ortakların Amerika Birleşik Devletleri’yle birlikte olmaktan başka seçeneği yoktur

Trump hükümeti bu varsayımlara dayanarak bu yaklaşımın riskinin az olduğunu düşünüp ve bu riski göze alabilir. Sonuçta, başarısız bir anlaşmadan uzaklaşmak, onu sürdürmekten daha mantıklı olabilir. Ancak, sorun şudur ki, bu üç varsayımın her birinin büyük sorunları var ve bu temellerin üzerine strateji kurmak doğru değildir. İran da, JCPOA kapsamında taahhütlerini yerine getiriyor ve Amerika Birleşik Devletleri ve ortakları da kendi taahhütlerini yerine getiriyorlar. İran’ın nükleer şartlara uyumu, anlaşmayı tekrar gözden geçirme çağrılarını motive eden önemli bir sorundur. Uluslararası Atom Enerjisi Kurulu`nun şu ana kadar yayınladığı 3 rapora göre, İran anlaşma şartlarını yerine getirmiştir. Ayrıca, İran’ın gönüllü olarak üstlendiği uluslararası nükleer yayılma önlemesi yükümlülüklerine uyumunu, yaklaşık üç yıl boyunca görüyoruz. Aynı zamanda, 2005 yılından bu yana ilk defa olarak, İran uluslararası bir anlaşmaya binaen nükleer faaliyetlerini askıya almıştır. 2005 yılından bu yana ilk kez, İran’ın nükleer tesislerinde ek şeffaflık ve izleme yapılmaktadır ve ilk kez olarak 1 ya 2 silah üretebilecek bir reaktör ihtimaliyle karşı karşıya değiliz. 2007 yılından bu yana ilk kez Natanz’daki kurulu santrifüj sayısı sabitlenmiş ve zenginleştirilmiş uranyum miktarı durdurulmuştur. Bunların yanı sıra, IAEA’nın (Uluslararası Atom Enerjisi Kurulu’nun) bu gerçekleri doğrulaması açık ve tutarlıdır.

Bazı uygulama sorunlarının olduğu doğrudur: İran iki kez, anlaşmanın izin verdiği miktardan (130 metre küp) çok az miktarda fazla ağır su depolamıştır. Ancak daha sonrası, bunu kabul ederek ölçütün altında kalmak için gereken miktarı dışarıya göndermiştir. Her iki tarafta, JCPOA (Ortak Plan) ve IAEA’nın (Uluslararası Atom Enerjisi Kurulu) doğrulama ve tespit sistemleri mükemmel bir şekilde çalışmıştır.

Gelecek Trump yönetimi, Uluslararası Atom Enerjisi Kurulu`nun ve istihbarat teşkilatının ne sağladığını ciddiye almalıdırlar. İran’ın gelecekte yapabileceği şeyler nedeni ile anlaşmayı yok etmek veya ona zarar vererek zayıflatmak mantıklı olmamakla birlikte UAEK ve istihbarat teşkilatının bildirdiği raporlara bakılmaksızın İran’ın bir zaman tamamen güvenilecek bir ülke olacağı anlayışına varabiliriz. Bu yüzden, Trump tarafından ortaya konulan herhangi bir müzakere anlaşmasının da yüzde yüz başarılı olacağı veya en azından mevcut anlaşmadan daha iyi olacağı için hiç bir güvence yoktur. ABD yaptırımlarla otomatik olarak daha iyi bir anlaşma sağlayamaz, bu bitimlidir ve sağladığı manivela sınırlıdır.” (Bakınız:  Want to renegotiate the Iran deal? Much harder than it looks)

….

Yazar: Emir Şahin- Tebriz Araştırmaları Enstitüsü Uzmanı

….

Geçmiş Bölümler:

I. Bölüm: Brookings Enstitüsü Uzmanları Gözünden İran’ın Ortadoğu Aktörlüğü (I.Bölüm: Suzanne Maloney)

 

 

Anahtar kelimeler: